2000’li Yıllarda Tahkiyeye Dönüş Eğilimi Özelinde Akif Hasan Kaya Öykücülüğü – Gülhan Tuba Çelik

2000’li yıllar postmodernist eğilimlerin hızlanıp yaygınlaştığı, daha önce ihmal edilen yöntem ve tekniklerin bol bol kullanıldığı, çıkan öykü kitaplarında bir renklilik ve canlılığın kendini gösterdiği zamanlar oldu. 2014 yılında Post Öykü dergisinin çıkması bu alanda kalem oynatan yazarlar için önemli bir kapıydı. Post Öykü’nün ve postmodernizmin zaaf gösterdiği bir pencere olan “tahkiye etme”yi 2000’li yıllarda dikkat çekici biçimde kullanan yazarları düşündüğümüzde ise özellikle bir isim öne çıktı: Akif Hasan Kaya.

Akif Hasan Kaya’nın Post Öykü’de son birkaç yıldır yayımladığı hikâyeleri takip edenler onun “tarzı” diyebileceğimiz şeyi bilir. Bölümlerden oluşan, soluk soluğa okuduğumuz, merak duygusuyla dolu, sanki anlatıyormuşçasına candan yazdığı bu öyküler; güncellik ve klişelerden uzak, biraz masalsı, çokça hareket barındıran bir yapıya sahiptir. En son kitabı da neredeyse tamamen bu öykülerden oluşur. Dönüp ilk kitaba baktığımızda ise tahkiye arzusu ve anlayışından oldukça uzak olduğunu görürüz. Yazımızda Kaya’nın ilk kitabından başlayıp dördüncü ve şimdilik son kitabına uzanarak tahkiye eğiliminin izini süreceğiz.

Kabaca, gerçek veya tasarlanmış bir olayın söz veya yazı ile anlatımına tahkiye, hikâye etme denir. Tahkiyeli eser, modern öykülerimizden farklıdır. Postmodernizmin modernizme karşı gelenekten aldığı ve yeniden yorumlamalarla canlandırdığı bir anlatım biçimidir. Tahkiyeli bir metin okuru alır ve içinde taşır. Ocak başlarındaki masal ninelerinden veya kış gecelerinde köy kahvelerinde hikâyeler anlatan adamlardan gelmiştir. Bu yönüyle zaten oldukça bizdendir ve Dede Korkut Hikâyeleri, halk masalları ve destanlardan beri içimizdedir. Bu coğrafyanın insanları, asırlarca bu şekilde vakit geçirmiştir. Avın ve oyunun hiç bitmemesi gibi, iyi bir hikâye duyduğunda ona kapılma ve uzaklaşma arzusu da bitmeyecektir. Hikâye etme ve hikâye dinleme evrenseldir. Olayların zincirleme olarak sürekli geliştiği, başlangıç ve sonuç bölümlerinin düz bir çizgi oluşturduğu, az da olsa zamandan soyutlanmış bu metinler için en önemli nokta dildir. Anlatıcı dili genişletip daraltabilmeli, bir nehir misali içinde herkesi sürükleyebilmelidir. Geleneksel anlatılarımızdan kopup gelen tahkiye geleneği artık yazıya dökülünce “En başından yazılı olarak tasarlanan bir metin tahkiyeyi nasıl kotarabilir?” sorusunun cevabını Akif Hasan Kaya verecektir. Kaya’nın tahkiye eğilimi ise Post Öykü’den ve postmodernizmden ayrı düşünülemez. Bu akım ve bu akıma her türlü şansı veren bu dergi, elbette yazarları yönlendirmiştir.

Akif Hasan Kaya’nın 2012 yılında çıkan ilk kitabı Islak Kibritler, TYB tarafından Yılın Hikâyecisi Ödülü’ne layık görülür. Bu kitapta tematik olarak Balkan katliamını, zulüm ve kaçışı, dost özlemini, kitap sevgisini, parasızlığı, hem çocuk hem evin reisi olmak açılarından “baba” olgusunu, yalnızlığı, derin düşünüşleri, silahları ve askerliği, anne kaybı ve arzusunu, sosyolojik bir durum olarak varoluşu, modernizm sorgulamalarını, yaşlılığı, Ortadoğu coğrafyasının kanayan yanlarını, psikolojik rahatsızlıkları, anlam kaybına uğrayan yeni halleri, mazlumlar için atılan sloganları, kan ve ölümü, yatılı okul ve dayakları görürüz. Biçimsel anlamda yer yer tek kelimelik-cümlelik paragraflar, sade bir üslup kullanılmıştır. En cesur hamle bazı öykülerdeki belirsizlik ve devinimlerdir. Bakanın bakılana dönüşmesi, ilk kitap olan Islak Kibritler’deki en belirgin postmodern hamle olarak kendini gösterir. Akif Hasan Kaya’nın son kitabında tamamen evrileceği tahkiye geleneğinin izleriyle ilk kitapta, sadece bir hikâyede karşılaşırız. Bir Kış Masalı adını taşıyan bu öykü, başlık seçimiyle bile diğer metinlerden ayrı bir yerde olduğunu gösterir. Hikâye için seçilen epigraf da ilginçtir. Borges’in kitabı Alçaklığın Evrensel Tarihi’nden alınan bu kısımda şöyle yazar: “Bunlar, kendi başına öykü yazmayı göze alamayan, dolayısıyla da başkalarının masallarını bozup çarpıtarak kendi kendini eğlendiren bir delikanlının sorumsuzca oynamaya kalkıştığı oyunlardır.” Alıntı olarak bu cümlelerin kullanılması şunu düşündürdü bana: Belki de yazar kendi kişisel mitini oluştururken ortak anlatıdan olabildiğince uzak durmak istiyordu fakat zamanla bunun mümkün olmadığını gördü. Tahkiye ettiği metin beklediğinden fazla sevilmiş ve devamı istenmiş olabilir. Bu da Kaya’nın tahkiye etme ısrarını açıklar. Ne de olsa iyi bir hikâye duyduğunda hemen halkaya eklemlenen bir toplumuz. Tahkiye deyince devreye yazarın ailevi ve kültürel kodları da girer. Geçmişte bu anlamda bir yaşantı ve birikim varsa Kaya’nın tahkiye başarısını açıklayabilir. Ayrıca tahkiyeli metin biraz daha uzun bir metindir ve bu türe imkân veren, yer açan dergiler de bu eğilimde rol sahibidir. Bu yüzden Post Öykü’nün de anılması gerektiğini düşünüyorum.

Islak Kibritler’de yer alan tek tahkiyeli / tahkiyemsi metin Bir Kış Masalı; Önce, Masal, Rüya, Kâbus, Gerçek gibi bölüm adlarıyla isimlendirilmiştir. Bölümlere ayırmak, her ne kadar kısa olsa da, kışın her gün bir önceki gece kaldığı yerden devam eden uzun halk anlatılarına götürür bizi. Öykü Kitapçı Musa’nın dükkânında başlar. Yusuf adlı meczup bir köşede oturmakta ve zaman zaman kitap okuyup zaman zaman elindeki kartpostala bakmaktadır. Oraya gelen İdris yüzünden bir şekilde küser ve artık dükkâna ayak basmayacaktır. Diğer bölümde dede, İdris adlı torununa Yusuf’un masalını anlatmaktadır. Yusuf mucizevî olaylara şahit olmuştur ve dedesi bunu hikâye etmektedir. İdris içinse bunlar inanılmayacak şeylerdir. Bir diğer bölümde Yusuf üniversite okumak için şehre gelir ve bayramda evine gidemediği için bir kartpostal alır. Aslında bu kartpostal, masaldaki Yusuf’un, dervişleri köprüyü tutarken gördüğü köprü resmidir. Başka bir bölümde Yusuf gazeteci olmuştur ve haber yapmaya giderken yolunu kaybedip o köprünün fotoğrafını çeker. İleride kartpostal olacak köprü budur. Fotoğrafın çekildiği esnada Yusuf’un çocukluğu da camdan ona bakmaktadır. Şimdi Yusuf fotoğrafçıya bakan mı, fotoğrafçı mı, meczup mu, masalın içinde mi, dışında mı her şey birbirine karışmıştır. Bu öykü, düz bir çizgi değil de postmodernizmin çemberini barındırması ya da çoklu sonlar sunması yönünden tahkiyeli metinden ayrılır. Gizem unsuru, merak, fantastik öğeler, dilin akması bakımından da tahkiyeye yaklaşır. Bir Kış Masalı, Kaya’nın ileride yöneleceği tahkiye pınarına gidişte bir iz olması bakımından önem taşır.

2014 yılında çıkan ikinci kitap Ölmüş Oyuncaklar Müzesi’nde ilk kitabın izleklerinin devam ettiğini görürüz. Yeni olan şey kısa kısa hikâyelerin eklenmesidir. Kısa kısa öykünün bir imkân olarak kullanılmaya çalışıldığını fark etsek de Kaya bunda ısrarcı olmayarak çok isabetli bir karar almıştır. Çünkü yazarın esneyen, genişleyen, zenginleşen bir dil dünyası vardır ve bunu keşfetmesi fazla zamanını almayacaktır. İkinci kitapta define aramak, askerlik, coğrafyanın savaş fotoğrafları, işkence, göç, diğer toplumsal meseleler, beklemek, açlık, ümitsizlik gibi; ilk kitaptan beri devam eden izleklerin yanı sıra tahkiyeli metin sayısı da artmıştır. Ölmüş Oyuncaklar Müzesi’nin müstakil yazılan ilk üç öyküsü birbiriyle bağlantılıdır. Bu üç öykü birbirlerini genişletmiş ve tahkiye sayılabilecek bir olgunluğa erişmiştir. Servilerdeki Rüzgâr, Bir Cinayetin Sonu Olmayan Hikâyesi, Bir Hikâye Anlatıcısının Kısa Hikâyesi başlıklı bu üç öyküde, tahkiye unsurlarının çoğunu görürüz. Ölmüş Oyuncaklar Müzesi’ndeki esas tahkiye ise Çerkes’in Rüyası’dır. Yine bölümlerden oluşan öyküde aynı olayın farklı bakış açıları ile yeniden anlatıldığını görürüz. Zaman zaman kara mizaha çalan yapısı, olayların ve merak unsurunun yoğunluğu, başka-evrensel bir zamandan seslenen yapısı ile bu öykü; üçüncü ve dördüncü kitapta kendi sesini bulacak bir damarın merkez noktasını temsil eder.

Üçüncü kitap olan Uzun ve Lacivert Günler’de cümleler genişlemiş, paragraflar uzamış ve derinlik artmıştır. Tematik anlamda evsizlik, yalnızlık, sosyal meseleler, arayış, kaza ve kayıplar, coğrafyadaki zulüm izleklerine devam edilirken diğer yanda ise fantastik öğelere, kara mizaha kayan bir tahkiye geleneği büyümektedir. Kısa kısa hikâye arayışının sadece bir adette kalarak neredeyse yok olduğunu da bu kitap ile görürüz. Ben Yapmadım, Gecenin İpi, Koleksiyoncu, Yanlış Hesap gibi öykülerde derinlikli ruh tahlilleri vardır. Delilik ya da takıntılı ruh halleri de çeşitli öykülerde ayrıntılı bir şekilde işlenmiştir. Uzun ve Lacivert Günler’de; Hokkabaz, Uzun ve Lacivert Günler, Göl öyküleri tamamen kendi sesinde bir tahkiye iken Ben Yapmadım, Koleksiyoncu ve Yanlış Hesap öyküleri tahkiyeye yaslanan bütüncül yapıları ve dil devinimi ile dikkat çeker.

Yazar, dördüncü ve şimdilik son öykü kitabı Bu Bir Aşk Hikâyesi Değildir ile; başlangıcın ve bitişin ötesinden, hikâyenin başladığı ilk yerden seslenir. Kitabın en önemli özelliği neredeyse her öyküde tahkiyeye yaslanmasıdır. Yazar hikâyesini anlatır ve biz ebedi bir masalın sonsuz dinleyicileri gibi kalırız zamanın ve mekânın ortasında. Akif Hasan yolculuklardan, gemilerden, adalardan, çöllerden, aşktan, savaştan, kavgadan, şifacı ve lanetli kadınlardan, hikâye anlatıcılarından bahseder bize. Fantastik öğelerin bolluğu özellikle dikkat çeker. Akif Hasan, masalını dinleyeni insanlığın kadim ırmağına alır ve üslubuyla akışa bırakır. Hikâyesini anlatmaya başladığında, o büyük hikâyeye eklenmek suyun akışı gibi rahat ve derinden olacaktır.

Akif Hasan tahkiyeye yaslandığı için; bildiğimiz, sevdiğimiz ve kabullenmeye hazır olduğumuz hikâyeler anlattığı için gerçekten de bir halk vardır öykülerin içinde. Neredeyse her hikâyeye girmiştir kalabalık. Bu Bir Aşk Hikâyesi Değildir’de ısrarla onu dinlemez bu güruh. Oysa adam hikâyesini anlatmak için çırpınmaktadır ve bütün ömrünü bu uğurda tüketmiştir. Mısıroğlu Hanedanlığı’nın Doğuşu ve Çöküşü Arasında Cereyan Ettiği İddia Edilen Garip Bir Hikâye adlı öyküde Münevver Hanım ve Kemal Bey arasındaki çekişmeyi heyecanla izler halk. Söylentiler yayar, yakıştırmalar yapar, taraf değiştirir yani heyecan ister mutlaka. Bu halk o kadar sever ki konuşmayı, ortaya çıkan her şey anlatıla anlatıla gerçek kimliğini kaybeder. Eski ve Uzun Bir Hikâyenin Kısa Özeti’nde yine halk tarafından önce kutsanan sonra lanetlenen Şerife Kadın’ı görürüz. Halk arasında en olmayacak şeyler birden yaygınlaşır, halk önüne gelene inanır. Acayip Bir Hikâye’de yine anlatılanla meşgul olan bir halk ve konuşacak bir şeyler bulmuş olmanın iştahı vardır. Hatta öyle ki fitne bile büyür bu ortamda. İntikam’da yine büyüyen bir hikâye vardır ve bu sefer gizlice nesilden nesile aktarılır. Seviyordum Abi’de bu durum biraz modernize olmuştur ve gelen ambülânsın önünde telaşlı bir kalabalık durur. Kafes’te hikâye anlatıcısı Rıdvan yine kahvede halk tarafından dinlenmektedir fakat o halk aynı öykülerden sıkılır ve hikâye harekete geçer. Diyeceğimiz o ki Akif Hasan’ın hikâyesi halktan ayrı düşünülemez. Bu durum yazarın başarısını gösterir. Çünkü anlatıyla, masallarla, ebedi hikâye anlatıcılığıyla köklü bir bağlantı kurmuştur. Âdem’in ve Nuh’un hikâyesinden başlamış ve hikâye dinlemekten hiçbir zaman bıkmamıştır insanoğlu. Postmodernizmin gelip dayandığı çıkışsızlığa bakarsak sığınağı da yine tahkiye olacaktır.

Akif Hasan Kaya adı postmodernizmin gelip dayandığı çıkışsızlıkta, kadim geleneğimize dönüşü ve onu yeniden yorumlaması bakımından önemli bir yerde durmaktadır. Kadim bir ruha eklemlenmiş, sırtını sağlam bir kapıya vermiştir. Ne de olsa hikâye anlatma ve dinleme içgüdüsü asırlardan süzülmüştür ve asırlarca da devam edecektir.

Post Öykü 18
s. 60-64.