Aynadaki Ben – Engin Firol

Otobüsü ilk kaçırışım değildi, son kaçırışım da olmayacaktı. Bunlar hep uyutmayan o hayallerin yüzündendi. Ve tabi üst kata taşınan yeni çiftin gürültülerini de es geçmemem gerekir. Annemin “evlen artık” serzenişlerine cevap oluyordu bu mutsuz çift. Ama annem bu, duyar mı? Duymuyordu gözlerimi tavana diktiğimde, mutfağa geçip gidiyordu. Hem beni sevecek bir kız ile daha önce karşılaşmadım. Ben birini sevmeye yeltenmedim bile; çok çirkinim. Annem bunu göremeyecek kadar seviyordu beni belli ki ama aynaya baktığımda… yok yok, aynaya falan bakmam. Uzun sivri burnumun kemerine konan sinekleri tanırım ve siyah gözlerimin çukurluğunda biriken yaşları. Üstelik uzun ve zayıfım. Benimle bakışan bir çift gözle karşılaşmadım yıllardır. Zaten yere bakarak yürürüm ya da uzaklara bakarım. Saçlarım çoktan dökülmeye başladı. Bu yüzdendir ki otuz iki yaşında olan ben, bir amca olarak çağırılıyorum çocuklar tarafından.

Otobüsü kaçırmış olsam da paniklemedim. Tabi Hasan amca olmasa bu kadar rahat olmazdım. Zaten o olmasa çoktan kovulurdum bu depo bekçiliğinden. Arkamı kolluyordu. Rahmetli babamın eski bir ahbabıydı. Babam ölmeden önce girmiştim işe ki yoksa başka işe girmem de zor olurdu. Bir beceri sahibi değilim. Çoğu zaman içimden bir şeyler yapmak da gelmiyor. Hem zaten çocukluktan bu güne itilip kakılmaktan, hor görülmekten o kadar usandım ki bu birkaç kişi haricinde kimsenin girmediği, görmediği depoda çalışmak benim için şanstı. Depoda yapacak çok fazla iş de yoktu. Sadece arada gelen malların indirilmesi için kapıları açıyor, adamlar gidince kapatıyorum. Neler gidip geldiği hakkında da bir bilgim yoktu. Birkaç kere Hasan Amca’ya sormaya yeltenmiştim de, “Boş ver, sen ilgilenme bunlarla” demişti; ilgilenmedim bunca zaman.

Otobüse bindiğimde birkaç kişi vardı. Çocuklu ailenin yanındaki çocuğun bakışlarından kaçmak için arkaya otursam da çocuk bir canavar görmüş gibi gözlerini benden ayıramadığını hissettim. İnecekleri zaman ayaklandıklarında bu sefer ben dayanamayıp çocuğa baktım. Bana el sallıyordu. İlk defa bir çocuğun bana el salladığını görmüş olmanın sevinciyle yüreğim bir tuhaf oldu. İyi ki de kaçırmışım otobüsü dedim, iyi ki de.

Depoya vardığımda Hasan Amca beni bekliyordu. Kızacak sandım ama yine aynı hoşgörüyle karşıladı. “Dikkat et, artık eskisi gibi değil buralar” dedi yalnızca. Başımı sallayarak onayladım. Oturduğum koltukta günün gazetelerine baktım. Karalanmış bulmacalara göz attım. Sonra aklıma bana el sallayan çocuk geldi. Allah ne güzel insanlar yaratıyordu da beni neden bu kadar çirkin yaratmıştı, anlayamıyordum. Bu yüzden de çok kızgındım Allah’a; anlaşamıyordum O’nunla. Bunları düşünürken bir ses geldi deponun iç kısmından. Daha önce hiç duymadığım bu sese karşılık ne yapmam gerekiyordu bilemedim. Merakımı yenemeyip kalktım ve deponun iç kısmına doğru yürüdüm. Görünürde hiçbir şey yoktu. Lavaboların olduğu kısımdan ses gelmeye başlayınca o tarafa yürüdüm. Korkuyordum ama peşinden gitmek de istiyordum; gittim. Lavaboya girmeden ışığı yakınca lavabo aynasında kendimi görünce irkildim. Aynada kendimi gördüm sanıyordum ama gördüğüm ben değildi. Sonra afalladım. Gördüğüm görüntü konuşmaya başladı.

– Korkma, ben kötü biri değilim. Ben Alaaddin’in lamba ciniyim, dedi.

– Nasıl yani? Seni tanımıyorum ki ben!

– Beni nasıl bilmezsin, şaka mı yapıyorsun? Masallarda benden çokça bahsedilir ki eğer dediğimi yaparsan istediğin üç dileğini yerine getiririm.

Gerçekten neden bunları duyuyorum ve görüyorum, anlamıyorum. Çok eskiden bir şeyler duymuştum ama onların da masal olduklarından adım gibi emindim. Böyle bir gerçeklikle karşılaşmam beni çok şaşırttı.

– Benden ne istiyorsun? Hem neden benim isteklerimi yerine getiresin ki?

– Senden musluğu açmanı istiyorum. Bu aynada sıkışıp kaldım. Suyu açarsan, akıp gideceğim, aynadan sıkışmaktan kurtulacağım, dedi.

– Tamam, musluğu açacağım ama senden bir şey istemiyorum, dedim.

– Olmaz! diye kükredi.

– İstemiyorum, senden bir şey istemiyorum, dedim ve korkarak ışığı kapadım. Arkamdan bir iki gürültü geldi ama duymamak için koştum ve yerime döndüm.

Çok şaşırmıştım. Sabahı zor ettim. Hasan amca gündüz vardiyasına geldiğinde bendeki şaşkınlığı fark etmiş olmalı ki “Hayırdır, bir şey mi oldu?” dedi. Bir şey olmadığını söyler gibi, çıktım depodan. Yol boyunca düşündüm ama aklım almadı. Rüya görmüş olamazdım. Tamam, işte uyuduğum oluyor ama bu baya gerçekti. Aynada bir cin vardı ve benle konuştu. Çeşmeyi açarsam, istediğim üç dileği yerine getirecekti. Otobüs fren yapınca daldığım halden çıktım ve durakta indim. Anneme de hiçbir şey anlatmadım, anlatamazdım da. Büyük ihtimal “Çocuk musun sen, rüya görmüşsündür” diyecekti, sustum.

Akşama doğru uyandım. Uyumaktan başka zaman geçireceğim pek bir şey de yok. Annemin hazırladığı yemeği yerken, gece aynı hadiseyle karşılaşmamayı ümit ettim. Gerçi lavaboya gitmesem, ışığı açmasam yanıma gelecek değildi ya. Zaten dün gece de gelmemişti. Yemek yedikten sonra erkenden çıktım evden. Kışa hazırlanan İstanbul’da her şey aynı rutinlikte devam ediyordu. İnsanlar biniyor, iniyor, gülüyor, ağlıyor, çarpışıyor, şakalaşıyor, yalan söylüyor, sövüyor ve bekliyorlardı. Depoya zamanında vardığıma sevinen Hasan Amca, söylediklerini kabul ettiren bir öğretmen edasıyla “Afferim” der gibi “Hoş geldin” dedi. Yine başımla onayladım. Koltuğa geçtiğimde Hasan Amca çıktı depodan. Pür dikkat kesildim. Yine sesler gelecek mi diye bekliyorum. Ne kadar beklediğimi bilmiyorum ama saate baktığımda dört saat geçmişti. Ben de artık kurtuldum bundan deyip gazeteleri karıştırmaya başladım. Bir de ne göreyim! Dün akşam otobüste bana el sallayan çocuğun fotoğrafı gazetede, KAYIP ARANIYOR! yazıyor. Arkadaşımı kaybetmiş gibi hüzünlendim. Ağlamaya başladım. Koşarak lavaboya gittim. Lambaları yaktım ve benimle konuşması için cine seslendim. Defalarca bağırdım, çağırdım ama bir karşılık bulamadım. Muslukları açtım. Hepsini sonuna kadar açtım. Belki gelir diye de bağırdım:

– Senden bir isteğim var, kaybolan bir çocuğu bulmanı istiyorum, dedim. Yanıt gelmedi. Bir süre sonra muslukları kapatıp yerime döndüm. Daha önce hiç bu kadar ağlamamıştım. Çocuğun fotoğrafına defalarca baktım. Evet, oydu. Kesinlikle oydu. Gülümseyişi de aynı. Keşke yanındaki insanlara da baksaydım, diye hayıflandım. Gazetede verilen numarayı aradım. Durumu izah ettim. Bindiğim otobüsün numarasını, saati ve onların indiği durağı söyledim. Teşekkür ettiler, bir gelişme olursa beni arayacaklarını ve eğer bir daha görürsem tekrar aramamı rica ettiler.

Sabah eve giderken yollara, insanlara hiç bakmadığım kadar baktım. Her yüzü inceledim. Nasıl göründüğümden çok neler gördüğümle ilgilendim. Kendimle ilgili hiçbir kaygım yoktu, rahattım. Eve vardığımda, annem televizyon izliyordu. Kayıp bir çocuktan bahseden programa kulak kabartmıştı. Ben de yanına oturdum. Bir vatandaşın verdiği bilgiler doğrultusunda çocuğun bulunduğu anlatılıyordu. Anneme sarılıp, ağlamaya başladım. Annem, bu hareketim karşısında çok şaşırmış, sadece beni telkin eder gibi sırtımı okşuyordu. Bir şey sormadı, ben de o kişi benim demedim. Telefonum çalmaya başladı.