Beğeni Yargısı Üzerine – Cemal Şakar

Estetik deneyim, temelde her insanda olan hoşlanma duygusuyla ilgilidir. Hoşlanma ya da hoşlanmama duygusu her insanda olduğuna göre bunun doğuştan geldiğini söyleyebiliriz. Ancak her insan yine doğuştan gelen karakteri, huyu, ahlaki tutumu nedeniyle diğerlerinden ayrılır. Bu fark onun şahsiyetidir. Doğuştan gelen nitelikler katı bir determinizmle insanı belirlemez; onları daha çok tohum olarak düşünebiliriz. Tohum uygun ortamı bulduğunda patlar ve insanın hayat içinde bazı eğilimlerini belirler. İnsan belli bir tarihsel dönem içinde yaşadığı için dönemin koşullarının ve ayrıca şahsiyetinin etkisiyle kendini inşa eder. Estetik deneyim, her ne kadar hoşlanma duygusundan doğsa da deneyim için salt bu duygu yeterli değildir. Şahsiyet, kimlik, estetik vb. birikimleri zorunlu kılar. 

Beğeni, doğuştan getirdiğimiz hoşlanma ya da hoşlanmama duygusundan hareketle oluşturulduğu için nihayetinde şahsidir diyebiliriz. Zevklerin ve renklerin tartışılmazlığı deyimi söz konusu şahsiyetle ilgilidir. Fakat insan, kişisel beğenilerini herkeste görmek istediği için yargılarını evrenselleştirme eğilimindedir. Şahsi beğenilerin ne şekilde nesnelleştirileceği, oradan ne tür ilkelerin çıkarılacağı estetiğin başat konuları arasında yer almıştır. Sadece nesnel yargılar genel-geçer olduğundan dolayı evrensellik ancak nesnel yargılarla mümkündür. Halbuki estetik deneyim “güzel” ya da “çirkin” yargısıyla biten bir süreçtir. Dolayısıyla beğeni yargısı öznellikle maluldür. Bu noktada öznellik ve nesnelliği birbirinin karşıtı kavramlar olarak kullanmadığımı belirtmeliyim. Nesnellik, eserin biçimsel yanına yaptığım bir vurgudur. Biçim sayesinde eser tanınır, bilinir, idrak edilebilir ve hakkında söz söylenebilir olur. İnsan, eseri öncelikle biçimsel olarak idrak eder, sonrasında onun yapısı, nitelikleri hakkında çözümlemeye girişir. Beğeni son tahlilde her ne kadar öznel bir yargıysa da eser merkezinde ortak beğenilerin paylaşıldığı bir gerçektir. İşte eserin sözünü ettiğim biçimsel yanı aynı zamanda ortak beğenilerin oluştuğu kaynaktır. Ortak beğenilerin nasıl oluştuğu tartışılagelmiş ve modern zamanlarda öznelerarasılıkla ifade edilmiştir. Bu da beğeni yargısında doğruluğun değil de geçerli’liğin aranması gerektiğini söylemenin başka bir yoludur.

Beğeni yargısı, herkesin böyle bir yargıya vardığını söylemez. Çünkü beğeni “ben hoşlandım ya da hoşlanmadım” yargısıyla biter; özne ben’dir ve ben’e dair bir hüküm bildirir. Oysa “güzeldir” ile biten yargılar, çoğunlukla bir bütünlüğü ima eder ve bütünü kapsamaya heveslidir. Örneğin “Lale güzeldir” yargısı, “Bütün laleler güzeldir” demeye can atar. Bu heves nedeniyle insan, hoşlandığı ya da hoşlanmadığı bir şeyi başkalarının da paylaşmasını umar, varsayar. Beğeni yargısındaki evrensellik arayışı da bu varsayımdan doğar. Ama bu sadece bir umuttur, varsayımdır; zira beğeni yargısı düşünülür olandaki gibi kavramlara, belirli ilkelere dayanmadığı için akli değil duyusal yargılardır; ilkeler ve kavramlar marifetiyle açıklanamaz. Sadece belirli gruplar arasında geçerlilik kazanır. Sanat anlayışlarının ortaya çıkmasında da bu öznelerarası geçerlilik referans çerçevesini meydana getirir. 

Öznelerarası geçerliliğin aranması insanın kültürel varlık olmasıyla doğrudan ilgilidir. İnsanın kültürel bir varlık olması, onun bir kültürün içine doğması, orada kimlik kazanması demektir. Bu da onun toplumsal ve tarihsel bir varlık olduğu anlamına gelir. Estetik deneyimin gerekli kıldığı birikim de insanın yaşadığı topluma ve tarihsel döneme bağlıdır. Tarihin bir döneminde oluşan kabuller hem sanatçı hem de alımlayıcı için mutabakatlar yaratır. Eserin değer kazandığı dönem aynı zamanda alımlayıcılar için de değer yargıları üretir; yani eser ve alımlama sözünü ettiğimiz mutabakatlar etrafında gelişir. Bu durum paranın iki yüzü gibidir. Toplumsal mutabakatlar beğeninin nesnel yanına zemin sağlarken; son çözümlemede hoşlandım ya da hoşlanmadıma varan yargı da öznel yanıdır.

Zaman içinde beğeninin değişmesi, sanat anlayışının da değiştiğinin göstergesidir. Tabii ki sanat anlayışı ve beğeni durduk yere kendiliğinden değişmez. Buradaki temel değişim toplumsal hayatla ilgilidir. Toplumsal hayat birçok nedene bağlı olarak bazen hızlı bazen yavaş olarak değişir. Temel değişimler doğal olarak sanatı da etkiler ve sanat kendini yeniler. Çünkü toplumsal hayatın değişmesi demek, toplumun hayata yeni bir zaviyeden bakması demektir. Olaylar ve olgular bu yeni bakış açısından yeniden değerlendirilir. Yeni kavramlar, yeni imgeler, yeni mecazlar doğar; bir anlamda dil de bu bakışa uygun olarak yapılanır. Örneğin 18. yüzyıldan itibaren hem Batı’nın hem de ülkemizin hızlı bir değişime girdiğini söyleyebiliriz. Bu dönem toplumların referans noktalarındaki radikal değişimlerin yaşandığı bir zaman aralığıdır. 20. yüzyılla birlikte değişim neredeyse baş döndürücü bir hal almıştır. Söz konusu dönemde birçok sanat anlayışı ortaya çıkmıştır: Dışavurumculuk, Kübizm, Pürizm, Gelecekçilik, Dadaizm, Gerçeküstücülük, Ekspresyonizm, Süprematizm…; ülkemizde de Hececiler, Yedi Meşale, Birinci Yeni, Hisarcılar, Mavi, İkinci Yeni, Saf Şiir, Toplumcu Şiir… ilk akla gelenlerdir. Sanat anlayışlarının şekillenmesinde temel motivasyon toplumsal değişimdir; yoksa üç-beş kafadar bir araya gelip “Bundan sonra şöyle bir şiir yazalım ya da şöyle bir resim yapalım” demezler. Onlar değişimi gözlemlemiş, kritik eşiği sezmiş öncülerdir. 

İnsanlar genellikle değişime karşı farkında olmaksızın direnç gösterir ve beğenilerinin oluştuğu dönemdeki yargılarını yeni dönemde de arar, geçerli kılmaya çalışır. Bu direnç yüzünden yeni dönemin eserlerini anlamakta zorlanır, burun kıvırır. Böylesi bir burun kıvırma, insanın farkına varmadığı bir muhafazakarlaşma eşiğidir. Yıllar içinde oluşturduğu kanaatler, kararlar, damak tadı onun için estetik normlara dönüşür ve bu normları tarihin bütün zamanlarında, tüm eserlerde aramaya başlar. Geriye doğru bakışta sorun yoktur. Geçmiş dönemlere ait eserler tanımlanmış, kategorileri ayrılıp tasnif edilmiştir; bir anlamda kataloglanmıştır. Onları nasıl kavramamız gerektiğine dair kodlar oluşmuştur. Oysa yeniyi idrak etmek, kavramak, isimlendirmek gerekir; bu anlamda zihin, yeni karşılaştığı bir şey karşısında acemidir. Yeni eserin niteliklerini algılayamadığı gibi, kendine has yapısını ayırt etmekte zorlanır. Zaman içinde eserle yeterli deneyimi yaşadıktan sonra duygular keskinleşir; eserin nitelikleri belirginleşir, güzel ve kusurlu yanları görünür olur. Adlandırmak, tanımlamak, tasnif etmek ancak bu süreçten sonra mümkündür. Bu nedenle sorun, içinde yaşanan dönemle ilgilidir. Eğer toplum yeni bir kritik eşiğe gelip dayanmışsa her dönemde olduğu gibi yine kimi öncü sanatçılar bu kırılmayı sezip yeni biçimler aramaya başlar. 

Muhafazakarlaşmaya başlayan insanın söz konusu kritik eşikle sancılı ilişkisi bu noktada doğar. Çünkü o, yıllar içinde ürettiği normlarını, beğeni yargısını tarih-üstüleştirme eğilimindedir. Beğenisini her zaman ve her kültürde arar. Geçmişte bulduğu damak tadını, yeni dönemin biçimsel arayışlarında bulamadıkça geriye döner; zira onun için sanatın uzun tarihi, aradığı her şeyi bulabildiği yalancı bir cennettir. Elbette bu durum güçlü bir nostalji yaratır. Bugünün şehirlerinde, metropollerinde hızlı kentleşmeden, hızdan başı dönen birisi için örneğin eski İstanbul gravürleri ya da fotoğrafları onun tutunduğu yaşam tarzının göstergesine dönüşür. Bu nedenle ahşap evlerin yıkıklığı, sokaklardaki bulaşık suları, kış günü lastik ayakkabılara, tiril tiril kıyafetlere mahkum çocuklar, estetize ettiği o göstergede sönükleşir. Eserde de o dönemin dilini, duygusunu, insan ilişkilerini arar. Çünkü estetize edilmiş imgede her şey dönemin koşullarından koparıldığı için hatalardan, çelişkilerden, tutarsızlıklardan koparılıp idealize edilir. Geniş anlamıyla hatıra, geçmişin idealize edilmiş biçimidir. 

Muhafazakarlaşma form ve biçim üzerinden olur, yoksa güzel karşısında deneyimlenen hoşlanma, beğenme, estetik haz her daim caridir. İstitraden söylemekte yarar var, tarihin belirli dönemlerinde ortaya çıkan sanat anlayışları sonraki gelişmelerle birlikte geçersizleşmiş, değersizleşmiş değildir. Eserin yapısı, nitelikleri başka bir yazının konusu olmakla birlikte içerik ve biçimden oluştuğu söylenegelir. Çağlar boyu süregelen eserlerin bugün karşılık buluyor olması daha çok içerikleri/özleri nedeniyledir; çoğunun ifade bulduğu formlar bugün ölmüştür. İçerik evrenseldir, onun ifade biçimi olan formlar tarihseldir. Eğer beğeni yargısının evrenselliğinden değilse bile genelliğinden söz edeceksek, bu genellik içerikle/özle ilgilidir. Zaten sanat anlayışı dediğimiz olgu bu yanıyla biçimle ilgilidir; evrensel olan içeriğin yeni formlarla ya da süregelen formlardaki biçimsel yeniliklerle ifadesi etrafında oluşur ve kendinden öncekinden biçimsel yanıyla farklılaşır. Beğeni yargısının geçerliliği de bu anlayışı paylaşan grup için geçerlidir.

Post Öykü 25
s. 52-55