Ben Bu Ülkenin Bir Kez Daha Öldürülmesine İzin Vermeyeceğim – Merve Kambur

Bir yaz akşamının hafif geçen serinliğinde “en fazla mutsuz olursun, itiraf et artık şu aşkını” diyen arkadaşımı düşünerek yürüyordum. Çok aşıktım, çok yalnızdım ve zaten çok mutsuzdum. Mutsuzken yeniden nasıl mutsuz oluyorum bunu da bilemedim açıkçası. Üniversiteden ders çıkışı metrobüs durağına kadar yürüyordum. Söğütlüçeşme durağının leb-â-leb kalabalığının azıcık azalmasını diledim Allah’tan. Mümkünâtı yoktu, itiş kakış binebildim ve insanlıktan azıcık uzaklaşacak hareketlerde bulunarak oturmayı başardım. Aslında, kafamda bir tuhaflık falan yoktu, bir önceki gece üst üste yıldızlar da kaymamıştı. Sadece suya anlatılacak rüyalar falan da görmemiştim. Sıradandı yani her şey.

“Sen her şeyi görmezden gelmeye çok meraklısın” dedi metrobüs camına yansıyan siluetim. Umursamadım bu dediğini çünkü son zamanlarda işi gücü beni iğnelemek olmuştu. “Ağlıyorsun” dedi hayretle. “ne var bunda, insan azıcık gözyaşı biraz kan bir parça da hayalden ibarettir” dedim. “Offf çok entelektüelsin anlıyorum ama acılı olduğunu kanıksa ve yüklerinden arın” dedi. “Yol göster madem” dedim. “acıklı türküler dinlemeyi bırak örneğin” dedi. “Onlar bu gelir geçer dünyanın tek gerçeği bir kere” dedim. “Sen tam anlamıyla bir korkaksın, çünkü acını da aşkını da kendine itiraf etmekten bile imtina ediyorsun, seviyorsun ve anneni özlüyorsun bunu kabul et artık. Dünya tam üç günlük, doğar büyür ve ölürsün. Bir gün ölme ihtimâline kulak ver ve yaşamak istediğin güzelliklerin sana gelemeyeceğini bil. Sen ona gidersin” dedi, yine merasimdeydi. Üstelik ne ölümü, ben daha gençtim. 22 yaşındaydım, iyi bir üniversitede kallâvi bir bölümde okumaktaydım.

Diye, fiilime birinci teklik şahıs ekini kondurmuştum ki köprüye yanaşan metrobüsümüze doğru koşar adım gelen kurşun seslerini duydum. Cama yansıyan ben ile bizatihi ben bir süre bakıştık. “Sen dur orada, ben bir öğreneyim şu kurşun seslerinin hikmetini” dedim. “Kurşun sesinin hikmeti mi olur” dedi yüzünü ekşiterek. Ona çok biliyorsun budala bakışı atarak, aşağı inen şoför amcanın yanına gittim. 

Üzerlerinde yeşil kamuflaj, ellerinde g3 piyade tüfeği, artlarına park edilmiş zırhlı askeri inzibat araçları. Gözümün gördüğünü idrakimin anlaması için uğraşmaktaydım. Anadolu yakasından Avrupa’ya geçişi kapatmış askerlerin ne için burada olduklarını şoföre sordum. “Vallah ne bilem kızım, canlı bomba falan var zaar ki asker yolları tutmuş” dedi. Metrobüs camına yansıyan ben, bizatihi benden izahat bekliyordu, yanına vardım. “Sanırım askerler, polise destek için inmiş şehre, büyük bir operasyon var falan. Yolları kesmiş asker” dedim. Sonra artarda patlayan kurşun sesleriyle irkildim, yanımdan sekerek geçti bir kurşun, ilerideki bariyere saplandı. Anlamak uzun sürmedi, ellerinde g3 piyade tüfeği olan, savaşta canımızı ve namusumuzu ve’t-tabî ülkeyi korumakla mükellef bulunan askerler, biz sivilleri daha doğrusu yolcuları hedef alıyordu. Metrobüsün tekerine saplandı bir kurşun, yolcular kaçışmaya başlamıştı. “Sen eve git, geç oldu, ablamlar beni merak etmesin, ne olduğunu anlamadan eve gelmeyeceğim” dedim. İtiraz etmedi, usul usul gitti. İlginç, benimle her zaman münakaşa eder, asla benim emirlerime uymazdı. Aman mendebur, iyi ki gitti. Yoksa her yaptığım şeye müdahale ederdi kesin. Metrobüs durağında beklemeye koyuldum, sosyal medya illeti sağ olsundu, artarda kara haberleri getiriyordu. Yine de tüm bunların iğrenç bir şaka olmasını temenni ediyordum. Lâkin olmadı, 15 Temmuz Cuma Gecesi, Türk Ordusu içine sızmış bir grup illegal yapı tarafından askerî darbe kalkışması yaşanmaktaydı…

***

İstanbul semalarında f16lar dolanmaktaydı. “Dur bacım” dedi bir ses.  Döndüm, ileride kanlar içinde yere düşen kadını gösterdim gözlerimi korkudan dört açarak. “Kadın vuruldu ama” dedim. “Seni de vururlar, gel şuraya” diyerek beni bir otomobilin arkasına çekti, başımı eğdi elleriyle. Dört bir yandan kurşunlar sekiyordu. Gözümün önünde gençler, hacı amcalar, hanım ablalar vuruluyordu. Elinde g3 piyade tüfeği olan Türk askeri kıyafetli ama ihanet yürekli o insanlar, elinde vatan bayrağını tutan gençleri öldürüyordu. Bir an, yanılsama zannettim ama yok. Herkes benim duyduğum sesleri duyuyordu çünkü o mahşerî kalabalık gözlerini birer birer camiilere değdiriyordu. Ezanlar ve salâlar okunmaktaydı. “Ne için bu şimdi” dedim beni sipere çeken ağabeye. Abi ağlıyordu, “seferberlik çağrısı” dedi. Hayatımda duyduğum en yakıcı ikinci salâ sesi idi bu. 6 ay önce annemi kaybetmiştim ve şimdi ülkemin de öldürülmesini, ülkemin de kaybediliş raddesine geldiğini görüyordum. Ben, bu ülkenin bir kez daha öldürülmesine izin vermeyecektim. İçimden, istemsiz bu cümleyi tekrarlayıp durdum. Ben bu ülkenin bir kez daha öldürülmesine izin vermeyeceğim. Kaç kez darbe yemiş can’ım ülkem yeni yeni diriliyorken bu vatana bunu yapanlara direnecektim. Ağlaya ağlaya yanımdan geçen hanım ablaya sarıldım. Ona da ben bu ülkenin bir kez daha öldürülmesine izin vermeyeceğim dedim. Zihnimi yokladım, çok şükür abdestliydim. Yatsı namazını kılmaya henüz fırsat bulamamıştım, namazını kılmamış bir hanımdan şehit de olur muydu bilmiyordum. f16lar bir mızrak boyu mesafesinde uçmaya devam ediyordu. Aşıktım, annemi kaybetmiştim ve her an ülkemi de kaybedebilirdim. Ezanlar, salalar ve dilimizdeki tekbirler göğe karışıyordu. Tank, top, g3 mermisi, f16lar ve keskin nişancılar bizim sesimizi susturamıyordu. Allah’ım dedim namazımı kılmaya ömrüm yetmeyebilir, namazsız olarak canımı teslim etmek zorunda kalırsam beni affeyle olur mu diye niyazda bulunmayı akıl ettim o an çok şükür. Elinde bayrak dilinde tekbir olan kalabalığın içine karıştım. Şehadet getirerek askerlerin bulunduğu tarafa doğru ilerliyorduk. Belki yarın da adımıza okunması muhtemel salaları dinliyorduk. Yanımda yürüyen bir ak sakallı hacı amca “korkmayın, cihattayız. Ölür isek şehit kalır isek gaziyiz” dedi. İçimden o cümleyi mırıldandım neden sonra. Gider ise şehit kalır isek gaziyiz. Gider isem anneme, kalır isem aşkıma kavuşabilirdim. Gidersem vatan sağ olurdu belki kalır isem neden ben de gidemedim diye hayıflanabilirdim. Metrobüs camına yansıyan ben göründü bir an gözüme, evet oydu. Koşarak yanıma geldi. “Niçin eve gitmedin” diye çıkıştım ona. “Sen vatanın uğruna şehit olmaya giderken ben neden yoksun kalayım ki şehadetten” dedi. Gayri ihtiyarı gülümsedim. Evladını omuzlamış, askerlerin bulunduğu tarafa doğru giden bir babayı gitmemesi için ikna etmeye çalışıyordu bir delikanlı. “Abi gerçek mermi ile ateş ediyorlar gitme daha fazla çocuğun ile” dedi. “Bugün ya öleceğiz ya öldüreceğiz ya da bu geceyi sabaha erdireceğiz. Ben giderim, evladım gider ama yarınlara bir vatan sağ olur” dedi o genç baba. İlk kez ölümü öldürenlere tanıklık ediyordum ben. İlk kez ölmeye susamışlar ile öldürmeye doymamışların mücadelesine şahitlik ediyordum. Öldükçe dirildiğimizi, onlar öldürdükçe bizim git gide daha fazla kalabalıklaştığımızı görüyordum. Yaşamak istiyordum oysa ben, aşıktım aşkımı itiraf bile edemiyordum. Yani ki platoniktim. Az sonra belki de ölebilirdim. Aşkını söyleyecek cesareti olmayan ben, ölmek için gönül heybemde cesaret büyütüyordum. 

Özür dilerim dedim platonik aşkıma. Özür dilerim, ben vatanımı senden daha fazla seviyorum. Ben, bu ülke için ölmeye gidiyorum. 22 yaşındayım, gencim ve ilk kez bacaklarından, başından, karnından, kolundan vurulanları; vurulanlardan fışkıran kanları, kanların fışkırırken çıkardığı sesleri görüyordum, duyuyordum ve aklımı hala nasıl kaybetmediğime şaşıyordum. Vurulanları araçlara taşıyan gençleri ve yaralı almak için yanaşan ambulansa kurşun yağdıran caniler sürüsünün bu ülkede nasıl yetiştiğine hayret ediyordum. Tanklara kafa tutan, mermilere koşan gençlerde görüyordum vatan sevgisini ve vatansız olan o adama duyulan nefreti. Çocuklarına bir ülke bırakmak için Azrail’i buyur eden babaların yüreğinde, evlattan daha kutsal vatanı görüyordum. 

Gecenin ilerleyen saatlerine, demir yığınlarından ortaya çıkan vahşete rağmen biz kalabalıklaştıkça çılgına dönen o hainlerin ne derecede zalimleşeceğini yine gördük hep birlikte. Yaralı taşıyan bir motorlu genci hedef aldı tank topu. O vahşeti görmemek için gözlerimi yumdum. Göz görmeyince gönül katlanır diyorlardı, yalan. Burnuma gelen yanık et kokusunu nasıl unutacaktım. Vatana duyduğum sevdam, sevdiğim adama olan duygularımı bastırıyordu. Ama bu gece şahit olduklarımı ne ile bastıracaktım. İçimde bir yerlerde gidenler ordusuna katılmak için beni yüreklendiren bir şeyler vardı. Bu geceyi atlatamazsak olacak olanların tahayyülü idi belki bu. Çayın demliklerde bir daha tütmemesinden, cezvedeki kahvenin köpürmemesinden, vapurların peşine martıların takılmamasından, yaz gelince güllerin açmamasından, bir bahar akşamında geceye hanımeli kokusu yayılmamasından, Çamlıca’dan Süleymaniye’yi izleyememekten, Sahaflar Çarşısı’nda kitapların üzerine yayılmış kedileri görememekten, Yahya Efendi Dergâhındaki mezar taşlarını okumaya çalışamamaktan, Valide-i Atik Câmii avlusundaki çınarların rüzgârda salındığını görememekten, Eyüp Sultan Camii’nden Pierre Loti tepesine tırmanırken Es’ad Coşan Hoca’nın kabri başında bir Fatiha okuyamamaktan korkuyordum. Ellerindeki aletler ile bedenlerimizi değil, gelecek güzel günlerimizi katletmek derdinde idi onlar. Güzel günler ölmesin diye canını öldürenlerden olmayı diliyordum Allah’tan. Bu gece sabaha erer mi diye bütün gece düşündüğüm halde, Cenab-ı Hakk yeni bir gün daha yaratıyordu, gün doğuyordu.

***

Saat öğlen vakitleri, 13:20. Evimdeyim. Evime gelebilmiş olmak da çok garip bir duygu şu demde. Onca ölüm görmüş, ölüme güle oynaya gideni görmüş, kan akıtanı ve kanı akanı aynı mahalde görmüş biriyim artık. “Bizim vatan evladımız” diye bağrımıza bastığımız o insanların bizlere nasıl vahşet uyguladıklarını müşahede etmişim sabaha kadar. Artık son bir Lâ Havle çekip kurşunun üzerine atılacaktım ki “köprüyü fetih ettik elhamdülillah” dedi bir ses. Darbeciler teslim oluyordu. Gün doğuyordu, gün ile birlikte ne hayırlar doğmakta idi bunu da görüyordum. Salavatlarla, tekbirlerle zapt ettik hainleri. Bütün gece ölüm kusmuş tanklara, piyade tüfeklerine el koyduk. Ben, o gece bir vatan kurtaranlar arasında bulunan 22 yaşındaki bir genç kız. “Seninle iftihar ediyorum” dedi metrobüs camına yansıyan ben. “Ne için” dedim. “İlk kez bir adım atmaya cesaret edebildiğin için. Aşkını yaşamaktan daha aziz bellediğin için vatanını. Canını ortaya atarken bir an bile tereddüt etmediğin için” dedi. Yüzüne baktım, ilk kez ağlıyordu. Kendi yüzüme baktım, ben de ağlıyordum. “Gidebilmeyi başaramadım ama, gitmeye yeltensem bile onu da beceremedim” dedim. “Ziyanı yok, yüreğinde vatan için tüten sevdanı gördüm” dedi. Gidebilsem anneme kavuşacaktım ve ülkem için can verecektim. Beceremediğim bu güzellikleri düşündükçe daha çok ağladım. “Bir gün, vakti zamanı geldiğinde elbet annene de kavuşacaksın” dedi. Aslında hiçbir şey için değil, ülkemi öldürecekler diye çok ağlamışım o gece. Okunan salaları sanki vatanımın cenazesi için okuyorlar gibi hissettim ilk duyduğum an. Yüreğime baktım. Tüm sevgilerden, tüm hayallerden daha aziz olan vatan sevgisini gördüm kendi kalbimde ve bütün yüreklerde. Şimdi kurtarılmış vatanımda, vatanı kurtaran yiğitlerin ardından toplu bir sala okunuyordu. Metrobüs camına yansıyan bana baktım. Hala ağlamakta idi. Canımdan, sevdiğim adamdan, anneme kavuşmaktan daha çok seviyorum bu ülkede bir ömür geçirmeyi dedim. Şu vatan için şehit olanlar benden de çok seviyormuş devletini dedim ve cama yansıyan ben ile birlikte önden gidenlerin ardından üç İhlâs ve bir Fatiha okudum.