Bir Peri Kızı, Bir Yiğit Aşık ve Bir Ejderha Masalı – Arif Arcan

B

Bu kokuyu anımsıyordu. Su tadına tekdüze değil, daha aromalı. Üstünde oturmuş olduğuna göre seyirlik de değil. Çimenliğin bitiminde ikindi güneşinin daha da koyulaştırdığı hıyabanın hemen başında aralıklarla eşinen beyaz bir atın üzerinde rengarenk birisi, elini gözlerine siper etmiş uzun uzun ona bakıyor.

İnsan kaynaklarının şık bir zarf içerisinde göndermiş olduğu yemek fişi koçanının turkuaz yapraklarına esrik bir hat ile basılmış amblem, dijital karakterlere alışkın gözlerine tuhaf ve sinir bozucu gelmişti. Eskiyi sevmezdi. Bilgisayarının ekranında onlarca kırmızı yeşil küçücük kareler oynaştıkça alt bloktaki onlarca grafik, ya parazit gibi titreşmekte ya kuvvetlice üflenmiş bir konfeti gibi kıvrılarak yükselip dalgalanmakta ya da ‘x’ eksenine gittikçe yaklaşarak can çekişmekte.

Eskiyi sevmezdi. An vardı ve birkaç saniye öncesi bile eskiydi. Birileri kazanmıştı ya da kaybetmişti. Kazanmış olanın zaferinde, kaybetmiş olanın yenilgisinde payı büyüktü. Kazanç ya da kayıp; günün sonunda istatistiksel olarak kazanç/kayıp grafiğinin kalın yeşili, maaş ve primlerinin garantisiydi. Müşteri numaralarından ibaret muhataplarından hangisinin kazandığının, hangisinin kaybettiğinin ne önemi vardı.

Sinirden kaskatı kesilmişti. Yemek fişi civardaki hiçbir yerde geçerli değildi ve fiş üzerindeki müşteri hizmetlerinin telefon numarası sürekli meşgul çalıyordu. Birden önünde şalvarlı cepkenli bir cüce peydah oldu. Cücenin ‘buyurun beyzadem’ teşrifatı ile bir faytona bindiler. Az gittiler uz gittiler dere tepe düz gittiler. Nihayetinde bir hana vasıl oldular. Cüce hancıya ‘misafirimiz’ diye fısıldadı. Hancı, ‘Nereye?’ Cüce, ‘Nasibi neresiyse…’ Her öğle arası yaptığı gibi alışkın, fişi hancıya uzatıyor. Nedense hiçbir şey garip gelmiyor. Ne cüce ne han ne de hancı. Plazaların gölgelendirdiği kulübevari yeme içme yerleri gibi olağan ve sıradan sanki her şey.

Beyaz atlı yaklaşıyor. Atın çiğnediği çimenlerden yayılan koku, derinden bir fıskiyenin ritmik atımlarına karışıyor. Atından inen rengarenk birisi, bu bir kız. Salata, kahkaha, fondöten, asansörde birbirine karışmış kokular, timsah gözyaşları, diş gıcırtıları, sinir krizleri, drajeler, fit kuşe kağıtları, online siparişler. ‘Aman Allah’ım, bu bir insan olamaz’. ‘Sen’ duraksıyor kız. ‘Bir savaşçı olduğuna emin misin?’ Kravatını gevşetiyor, oturduğu yerden kalkıyor, elini uzatıyor. Eli karşılıksız kalınca soruyu anımsıyor. ‘Hayır, ben bir savaşçı değilim.’ Kızın gözlerinde oynaşan hayal kırıklığı değil; şaşkınlık. ‘Zırhın yok senin kılıcın da. Nasıl yapacaksın?’ ‘Neyi’ diye soramıyor. ‘Hadi gidelim.’ ‘Nereye’ de diyemiyor. Daha doğrusu ‘Ben neredeyim?’ Yürüyorlar, aralarında at var. Hıyabanın koyu dehliz gölgesi, uçta görülen ışık olmazsa bitimsiz bir yol gibi. Nihayet ışık, uzun bir yokuş. Yokuşun aşağısında bir şehir var. Yan gözle kıza kaçamak bakışlar atıyor. ‘Bu bir insan olamaz.’ Kız ona bakmadan, ‘Ben bir peri kızıyım, babam ise bir padişah. Eğer başarabilirsen kocam olacaksın.’ Yanaklarına birden hücum eden kızartı gün ışığının platin beyazlığında o kadar belirgin ki…

Fotokopi makinası, asansör kuyruğu, eril östrojen, dişil testosteron; tam bir karmaşa ve kayıp. ‘Eğer başarabilirsen kocam olacaksın.’ Binlerce dijital sayfa, satır araları, niyet okumaları, delik kulaklar; sessiz ve aşağılık kavgalar. ‘Başaracağım, o neyse artık.’ Padişah çok babacan. ‘Evladım…’ Sertifikalar, kartvizitler, uzun ve kibirli imzalar. ‘Evladım, eğer başarabilirsen kızımla evleneceksin ve bizimle burada yaşayacaksın.’ Bu bir emir kipi fakat çok sevecen; yaşamayı teklif ediyor. ‘Uzun bir zamandır zuhur etmiş olan bir baş belamız var bizim. Ürünlerimize el koyan, topraklarımızı, değirmenlerinizi işletmemizi engelleyen, canımıza kasteden bir beladan bahsediyorum. Bu bir ejderha; yırtıcı ve gaddar. Sen onunla savaşacaksın. Bunun için buradasın. Siz onunla niye savaşmıyorsunuz diye sorabilirsin. Biz savaşmayı bilmiyoruz. Savaşçı olarak nasibinde olanlar gelir buraya. Senin de nasibinde buraya gelmek varmış. Eğer kızım da nasibindeyse, ejderhayı alt eder damadım, gerçekten evladım olursun.’

Biteviye çalan telefonlar, cevapsız mesajlar ve boş koltuk. Kısım müdürü disiplinli şakalarında atan asabi damarlarının gümbürtüsünden yorgun düşmüş. İşe geri dönmemenin taammüden işlenmiş bir cinayet ile eş anlamlı olduğunu kavrayamamış yeteneğinin mal olduğu baskıyı göğüslemekte zorlanıyor. Plaza tepelerine kıvrılmış kıyıcı ejderhalar, geniş operasyon salonunun duvarlarına dizilmiş ülke saatlerinin altından geçtikçe kavurucu ateşlerini püskürtüyorlar müdüre. Sekreterin ‘call center’ tonundaki ‘Üzgünüm ulaşamıyoruz.’ mesajı, boş koltuğa kısık gözleri ile bakan labirentteki yeni yetmeyi umutlandırıyor. Müdür, yeni yetmeye paravanı üstünden camlı odadaki boş koltuğu gösteriyor. Yeni yetme tereddüt geçiriyor. ‘En azından yarını mı bekleseydik.’ Kurumsal amentünün: ‘Dün ya da yarın yok. Önce ve sonra yok. An ve şimdi var; tek hakikat budur.’ Umdesi yanıp sönüyor zihninde.

Kuş tüyü yastığında baş ağrısız bir gece, tam kıvamında bir sessizlik; yaşama dair olağan sesler dışında bir gürültü yok. Kalbinin sesini duymak önceleri rahatsızlık vermişti ama alışmıştı. O kadar alışkındı ki sanki buralarda doğmuştu. Hiçbir soru soramıyordu. ‘Aşktan olabilir mi?’ kendisine tek sorabildiği soru. Bir çiğ tanesi kadar saf ve temiz. Yürürken su misali akıyor. Bakışlarını üstünde hissettikçe kızaran yanakları gonca gül misali. Padişah ile karşılaşmasından beri onu görememişti. Derin bir özlem duydu. Şimdiye kadar tek bildiği kas ağrısıydı. Yeni tanıştığı kalp ağrısı asildi. Uyku ile uyanıklık arasında bembeyaz dişler onu kovalıyor, bulvarlardaki aleni aşklar onunla dalga geçiyordu. ‘Aptal âşık, aptal âşık, aptal âşık…’

Uyanmıştı. Alacakaranlıktı. Koltuğa bırakılmış giysileri giydi. Aynada kendisini seyretti. ‘Ne kadar gençmişim.’ Tepedeki ihtiyarlara benzemeye çalıştığını hayretle fark etti. Bu haliyle sevdiceğine görünse miydi? Ejderha işini hatırladı. Canı sıkılır gibi oldu. ‘Onu mutlaka halletmem gerekiyor.’ İnanç ve kararlılığına şaşırdı. Odasından dışarı çıktığında birisinin onu beklediğini gördü. Rehberi olduğunu öğrenince ejderha işinin bir an evvel halledilmesi gereken çok acil bir iş olduğunu kavradı. Bahçede onu gördü. Rengârenk giysileri içinde gerçekten bir çiğ tanesiydi. ‘Zırhın ve kılıcın yok. Nasıl olacak?’ Ellerini ovuşturuyor, endişeli olduğu her halinden belli. ‘Her savaşçıyı böyle endişeler içinde mi uğurlarsın.’ Peri kızı başını öne eğdi. Yanakları kızarmıştı. ‘Hayır, onları seni aldığım çimenlikten alır babama takdim eder ve çekilirdim.’ Gururu okşanmıştı. ‘Mutlaka döneceğim, dua et bana.’

Zirveye vardıklarında güneş epey yükselmişti. Kükürt kokusunu hissedince ejderhanın pek uzakta olmadığını anlamıştı. Bir kayayı siper edip aşağıya, vadiye doğru bakınca devasa bir kertenkelenin yassı burun deliklerinden dumanlar çıkararak uyuduğunu gördü. Ejderha uykuda olmasına rağmen kuyruğu ritmik hareketlerle oynuyordu. Rehber korkudan kaskatı kesilmiş, arkasını kayaya yapıştırarak dualar ediyordu. Görmek bile ona yetmişti. ‘Birazdan uyanır ve köylülerimizin bırakmak zorunda olduğu koyun, keçi, dana, tavuk ve kazları midesine indirir. Dediklerine göre doymayınca çok sinirli oluyormuş. Saçtığı ateş, attığı çığlık en uzak köylerimizden bile görülüyor, duyuluyormuş. Beyzadem biz bunun korkunç çığlığından hasta olduk. Kurtar bizi bu lanet şeyden.’ Rehberin nerdeyse fısıltı halinde konuşması, korkusunun derecesini gösteriyordu. ‘Şu savaşçılara ne oldu?’ Rehberin yüzüne derin bir umutsuzluk yerleşti. ‘Çoğu ejderhayı görür görmez geri döndüler. Pek azı ise yalın kılıç saldırdılar meluna ve şehit oldular.’ Rehberin yüzüne bir minnet ifadesi oturmuştu. ‘Demek ki pek azı gerçekten âşık olmuş.’ Rehber ejderhaya bu kadar yakın olmanın korkusundan olacak anlamamıştı. Aklı ejderhadaydı. ‘Gittikçe büyüyor melun.’

Rehberden geri dönmesini istedi. Rehber zaten dönecekti. Diğer yiğitler gibi bu genç adamı da kaderi ile baş başa bırakacaktı. Derin bir üzüntü duydu. ‘Allah yardımcın olsun beyzadem.’ Dağa tırmanırken tutundukları kayaların pek gevşek olduğunu fark etmişti. Yaslandıkları bu devasa kaya da boşlukta gibiydi. Dibinde derin çatlak ve yarıklar vardı. Fazlaca gürültü yapmadan adeta emekleyerek ejderhanın yuvalandığı dar vadiyi çevreleyen dağın zirvesinde keşif yaptı. Vadiye doğru bel vermiş kayaların çoğu çürük dişler gibi sallanıyordu. Zirvenin içerilerine doğru ardıç ağaçlarından müteşekkil küçük bir koru vardı. Köylülerin budayıp kurumaya bıraktığı uygun dalları birer ikişer kaya diplerinin derin yarıklarına yerleştirdi.

Ejderhayı gözetliyordu. Köylülerin bıraktığı hayvanları birer ikişer yutuyor, kaçmaya çalışanları yakalamakta fazla zorlanmıyordu. Dar vadinin girişi nehrin en coşkun akan yeriydi. Vadinin çıkışını ise devasa cüssesi ile kapatmıştı. Ejderhanın su içerken zorlandığını fark etti. Rehberin ‘Gittikçe büyüyor melun’ dediğini anımsadı. Ejderha büyümüyor sadece şişmanlıyordu. Rızkını kendi imkânları ile aramaktan vazgeçtiğinden beri haram lokma ile zıvanadan çıkmıştı melun. Geceyi bekledi. Gecenin tabak gibi bir ay ile çıkıp geldiğine sevindi. Yanında ayazı da getirmişti. Ayaza daha çok sevindi. Ay ışığı ejderhayı gözetlemesine imkân veriyordu. Gece uyurken sabahki gibi kuyruğunu oynatmıyordu. Tahmininde yanılmamıştı. Hava soğudukça ejderha da soğuyordu. Güneş doğana kadar kaskatı kesilecekti.

Tan yerinde çizgi gibi kızıllıkları görünce harekete geçti. İlk önce vadinin çıkışına en yakın yerdeki devasa kayanın dibine yerleştirdiği ardıç ağacı dalına yüklendi. Esnemeyen ardıç ağacı bütün kuvveti kayanın dibine iletti. Birkaç yüklenme ile kaya olduğu yerden koparak aşağı doğru büyük bir gürültü ile yuvarlandı. Devasa kaya yuvarlandıkça kopardığı diğer kaya parçaları ile birlikte aşağıda tok bir sesle suyla buluştu. Vadinin çıkışı kapanmıştı. Vadinin girişine doğru sırayla irili ufaklı diğer kayaları yuvarladı. Kayalar ejderhanın üstüne çullanmıştı. En son vadinin girişine doğru olan kayayı yuvarladı, dar vadi tamamen kapanmıştı. Ejderha gittikçe yükselen bir gölün tam ortasında kalmıştı. Ejderha ile göz göze geldi. Ejderha başını yukarıda tutmaya çalışıyor, burnundan çıkardığı ateşler ile su fokurdatıyordu. En son merkezdeki kayayı yuvarladı. Devasa kaya ejderhanın başını sulara gömdü. Sular kaynadı, buhar bütün bir vadiyi bir sis perdesi ile örttü.

Sabahın alacakaranlığında ejderhanın çığlığı en uzak köylerden ve nihayet şehirden duyulduğunda esenlik bir tül gibi herkesi sarıp sarmaladı. Peri kızı babasına sarıldı. Gözlerinin içi gülüyordu. ‘Babacığım bu ejderhanın ölüm çığlığı. Adamlarına söyle onu hemen getirsinler buraya. Şimdi çok yorgundur ve üşümüştür.’ Kuşluk vaktine doğru alkışlardan yıkılan şehre muzaffer bir komutan gibi giren genç adam, önce padişahın elini öptü sonrasında bir demet dağ çiçeğini başı yerdeki peri kızına uzattı. Padişah mesut bir tonla emir verdi. ‘Kırk gün kırk gece sürecek düğün ve şenlikler başlasın.’ Onlar erdi muradına biz çıkalım kerevetine.

Derler ki o gün dünyadaki bütün plazalar, gökdelenler ve iş merkezleri teknik bir sorun nedeniyle hizmet verememiş.

Yeni yetme çekmecede bulduğu yemek fişi koçanını çöpe atarken teknik sorun nedeniyle kaybetmiş olduğu primlerin yasını tutmakla meşgulmüş. Kısım müdürü o gün işe gelmemiş. Sonra duyulmuş ki kalp krizinden sabaha karşı vefat etmişmiş. İşlemsiz bir günde kimsesiz gömülmüş. Sadece şalvarlı cepkenli bir cüce mezarına bir demet çiçek bırakmış.