Cemal Şakar ile Söyleşi

Abi merhaba. Bu kitabı hazırlama fikri nasıl gelişti?
Doğrusu bu fikir bana ait değil; Ketebe Yayınlarının projesiydi. Bana Türk Öyküsünü yapar mısın, dediler; ben de havada kaptım. Havada kaptım, çünkü layıkıyla yapabileceğimi düşünüyordum. Zaten burada editör olarak bana düşen mümkün olduğunca doğru soruları, doğru kişilere sormaktı. Sağolsun katılımcı arkadaşlardan kimse beni kırmadı ve kitap ortaya çıktı.

Çok katılımcıyla eser oluşturma fikrini tamamen teknik bir mesele olarak mı görmeliyiz yoksa farklı fikirleri bir araya toplama çabası olarak mı okumalıyız? Bu soruya ek olarak da kitaba emeği geçen değerli isimler içinde paranteze almak istediğiniz bir isim oldu mu?
Sondan başlayalım; hayır, kimseyi paranteze almak istemem. Zira herkes elinden gelenin en güzelini ortaya koymaya çalıştı. 

Tabii ki öncelikle teknik bir mesele olarak ele almak gerekir. Ama yine meselenin teknik tarafı bana değil, yayınevine ait. Onlar bir kişi yerine, çok kişiye sorulmasını tercih etmişler. Bence bu tercih oldukça yerinde. Editöre birçok imkan sağlıyor. Kitaba katkı veren yazarların özellikle yoğunlaştığı meseleler var, dolayısıyla soruları ona göre yöneltmek hem alınacak cevaplar bakımından hem de kitabın niteliği bakımından önemli. Ayrıca çoklu katılım, meseleye farklı bakışları ortaya koyması bakımından bir imkan. Farklı görüşlerin ortaya konması, tartışmaları görebilmek için bize bir zenginlik sunuyor. 

Şimdi bence birçok kişinin aklındaki soruyu soracağım: Abi biz şimdi bu kitabı okuduğumuzda ortamlarda Türk Öyküsüne dair artistlik yapayı becerebilecek miyiz?
Kitapta Türk Öyküsünün kavramsal çerçevesinden, tarihsel arka planına; tematik ve biçimsel sorunlardan, dönemler, akımlar ve isimlere; ayrıca günümüz öyküsüne ve tartışmalara kadar geniş bir fotoğraf ortaya koymaya çalıştık. Katılımcılardan mümkün olduğunca deneme tadında metinler yazmalarını talep ettik. Bu kitap Türk Öyküsüyle ilgili bir çerçeve ortaya koyan başlangıç kitabıdır. Okura düşen soruların/sorunların peşine düşmektir. Ama ortaya koyduğu çerçeve bakımından, artistlik yapacak bir malumat verdiği kesin. Artık siz neye talipseniz! 

Türk öykücüleri tür üzerine yeteri kadar çalışmıyor dersek başımız ağrır mı?
Keşke ağrısa. Eğer üzerinde yeteri kadar düşünülmeyen bir meseleden konuşuyorsanız, peşinen bir sessizliğe seslendiğinizi bilirsiniz. Ortaya ne türden kaynak konulursa konulsun, mesele üzerine düşünmeyenler yine düşünmemeye devam edecektir. 

Aslında burada kendimize şu soruyu sorabiliriz: Sanatçılar, icra ettikleri sanatsal formlar üzerine düşünmeli mi? Buradaki soru, formun imkanları, onunla neler yapılabileceği anlamında değil; formun kuramsal yanı üzerine kafa patlatıp patlatmamakla ilgili. Maalesef yeteri kadar kuram ve eleştiri üzerine düşünen olmadığı için, icracılar aynı zamanda bu meseleler üzerine kafa yormak zorunda kalıyor. Elbette isteyen kafa yorabilir, ama içinde bulunduğumuz şartlar neredeyse herkesi kafa yormak zorunda bırakıyor. Yoksa edebiyat tarihimiz boyunca çok iyi öykücülerin hiç de kuramsal çalışmalar ortaya koymadıklarını biliyoruz. 

Sanatçı yapan, eyleyen insandır. Bazen ne yaptığını, türe ne katkılar sağladığını, ona nasıl müdahale ettiğini bilmez bile. Sonra bir eleştirmen çıkar ve bunları derleyip toplayıp kavramsallaştırır. 

Her zaman eleştiri yokluğundan yakınılır. Sorunu doğru tespit etmek gerekir; eleştiri değil, eleştirmen yok. Yoksa eleştirmenler birçok eleştiri metni ortaya koydular da yayımlayacak mecra mı bulamadılar. Ayrıca, yeri geldikçe söylemiştim; eğer bir sanatçı eleştiri yokluğundan yakınıyorsa aslında o zımnen yeteri kadar övülmediğini söylüyordur. Yoksa durduk yere kendisinin hırpalanmasını niye istesin ki! 

Kitaptaki cevapların bu denli başarılı olmasının bir sebebini de güzel/doğru sorular olarak görüyorum. Bu sorular devamlı aklınızda olan sorular mıydı? Tabii mutlaka hep düşündükleriniz vardır içinde ama asıl merak ettiğim hazırlık süreci sizin için kolay mı geçti yoksa sancılı mıydı?
Evet, bunlar hep üzerinde düşündüğüm sorular/sorunlardı. Yani “benim sorularım/sorunlarım.” Fırsatça buldukça yazmaya da çalışmıştım. Dolayısıyla hazırlık süreci sancılı geçmedi. Soruları ve kimlerin cevap verebileceğini bir gecede tespit ettim.

Her çalışma eksiktir. Burada okura düşen muhatap olduğu soruları genişletmek, cevaplardan hareketle yeni sorular oluşturmaktır. Düşünce, birbirinin topuğuna tutuna tutuna gelişir; ortaya bir düşünce zinciri, geleneği çıkar. Yoksa her çalışma bir adacık olarak kalmaya mahkumdur. 

Birden fazla kuşakla dirsek teması olan Cemal Şakar, kuşakların en belirgin farkları olarak neleri söyler?
On yılda bir darbeler yiyen bir milletiz. Her darbe toplumda derin kırılmalara neden oluyordu. Bu derin kırılmalar da on yılda bir yeni yönelimlere yol açıyordu. Bu yüzden on yılda bir kuşak oluşumundan söz ediyorduk, zamanla bu bir alışkanlığa dönüştü. Artık öyle değil. Malum, bir darbe teşebbüsünü milletimiz savuşturdu. Şiirde 80’lerden sonra 90’ları konuşmak mümkün, ama öyküde sanki bu mümkün değilmiş gibi geliyor bana. 90 Kuşağı ya da 2000 kuşağı öykücülerden söz etmek bana mümkün görünmüyor. Otuz yıldır öykücülüğümüz, genişlese de aynı mecranın içinde akıyormuş gibi geliyor. Belki 2010 sonrası bir kuşaktan söz edebileceğiz, ama onun için de zamana ihtiyacımız var. 

Böyle bir kitabı hazırlamış biri olarak ve bir önceki sorudan referansla Türk Öykücülüğünün yeni yönelimleri nelerdir?
2010 sonrasında ortaya çıkan eğilimlerin, yeni bir yönelim olup olmadığı tespitini yapmak için erken.

2010 sonrası yeni bir kuşağın oluşacağına dair beklentim, çağın değişmesiyle alakalı. Sanallığın arttığı, dijital ağların yaygınlaştığı yeni bir dönemdeyiz. Bu yeni dönem kendi dilini de oluşturacaktır. Ama bu dönem yazılan öykülerin önemli bir kısmı, yeni dili kuramadığı için geri çekiliyor, önceki kuşakların oluşturduğu uzlaşımlara yaslanıyor. Kendi kuşağının yaşadığı gerçeklikle yüzleşmeye, özeleştiri yapmaya cesaret edemeyip “güvenlikli alandan” konuşuyor. Bu alandan yazınca kötü öykü yazmazsın ama büyük öykü de yazamazsın; vasata razı olursun. 

Cep telefonları hayatımızda önemli bir yer işgal ediyor. Ben her öyküde cep telefonu geçsin demiyorum, ama bu yeni araçlar nedeniyle başta insan ilişkilerimiz olmak üzere, gerçeklikle ilişkimiz de temelden değişti. İşte bu değişimin dilini yakalayıp oradan öyküler yazabilirsek, o zaman iyi bir iş başarmış olacağız. Yoksa kötü öyküler yazmayan, ama vasata razı olmuş öykücüler olacağız. Tercih öykücülere kalmış.

Son olarak dediklerimizi toparlayacak iyi bir örnek verelim: Yenilerde okuduğum Adam Johnson, George Orwell Arkadaşımdı. Hadi şimdi hep beraber buradan yakalım!

Remzi Şimşek
Post Öykü 22