Emre Ergin ile Söyleşi

Üretkenlik bir başarı ise -ki ustalar öyle olduğunu söylüyor- bu başarıya kuşağımızda en yakın isim sensin. Twitter’ın, Youtube’un, bilgisayar oyunlarının, televizyonun, futbolun ve günümüzde insanın zihnini cezbederek meşgul eden onlarca diğer işin, hatta bizatihi yaşam mücadelesinin içinde bu disiplini nasıl kazandın ve nasıl devam ettiriyorsun?
Bilmiyorum benim yazmak konusundaki iştahıma disiplin denilebilir mi? Bilgisayar oyununu zikrettin meselâ, bütün gün bilgisayar oynayan çocuk disiplinli midir? Yoksa sadece kaytarıyor mudur? Her ne kadar edebiyatı çok ciddiye alsam da, kendi dilimi ve dünyamı oluşturmada çok uğraşsam da; aldığım keyif, duyduğum heyecan, bir öyküyü bitirdiğimdeki sevinç itibariyle benim için bir iş olmaktan çok uzakta. Hal böyle olunca, iş ciddiye bindiğinde, asıl yapmam gereken işlerden kaytaramadığımda filan, ben de yazamıyorum. Edebiyat benim için bu kaytarmaya dahil, özgürlüğümü simgeleyen biricik uğraşım. Yazar olmam gerekmiyordu, şartlar da pek elvermiyor, ama olmak istedim, istiyorum. Her gün aynı duayı eden bir insanın ısrarı diyelim, benim daha çok içime siner öyle.

Bu kitabın da diğerlerine nazaran bende yeri ayrı oldu. Acziyetin Tekniği’ndeki öyküleri de sevmiştim. Özellikle -ismini şu an hatırlayamasam da- atlı öykü (1) derinde bir yere dokunuyordu ve yine taksici öyküsü (2) -onun da ismini hatırlayamadım- oldukça sertti. Bu sefer öyle uçlarda duygular yaşamadım öykülerini okurken. Ruh Dememi Bağışlayın beni daha yumuşak karşıladı. Masalsı anlatı, mistik atmosfer belki benim zayıf noktamdır ama eleştirel öykülerinde bile benzer bir duyguyu yaşadım. Sen bu değişim hakkında ne düşünüyorsun? Bilinçli, denediğin bir şey miydi? Yoksa Emre Ergin’in dili değişiyor mu?
Denediğim bir şey değil, daha ziyade büyüyorum sanırım. Hayatı uçlarda yaşamak, dünyanın yerlisi olmamakla beraber duran bir şey. Şu anki halim öncekinden daha iyi diyemem, yaşlanmak gençlikten daha iyi diyemeyeceğim gibi. Dünyayı yadırgamamayı olması gereken bir şey olarak görmüyorum, kaçınılmaz bir şey olarak görüyorum yani. Bundan sonra dünyaya şöyle bakayım, şöyle düşüneyim, şöyle şeyler anlatayım diye kasıtlı bir düşüncem olmadı kısaca. Herhalde bir olgunluk seyreltiyor önceki sertlikleri, acı olsun öfke olsun durduğu yerde duruyor da, sen şükretmeyi öğreniyorsun yaşlandıkça, daha kötüsünü hem biliyor hem tahayyül edebiliyorsun. Bakalım daha yaşlanınca ne olacak, nasıl bir denizle süsleyeceğim odağımdaki kayalıkların etrafını. Allah bilir.

Eyvallah. “Kızıl” öyküne geçmek istiyorum. Yanlış hatırlamıyorsam ki yanlış hatırlamıyorum ilk defa Post Öykü’de yayımlamıştın. Evet, Kızıl diyince şimdi anlaşılmayabilir, başlığı çok 1li ve 0lı olan öykün… Aslında bir yazar olarak en nefret ettiğim soruyu sormak üzereyim sana, okuduğumda Cloud Atlas’tan birkaç sahne canlanmıştı gözümde. Belki bir ilham, bir çıkış bağı var mı filmle? Bunu da sormamın sebebi şu; sence bir yazar için etkilenmenin, öykünmenin sınırı nerededir?
Etkisi yok diye düşünüyorum, ama filmi seyrettim, belki farkında olmadığım yollardan etkilenmişimdir. Soruyu sorma sebebinle daha uyuşan bir cevap vereyim. Hatırlarsan benim Post’ta ilk yayımlanmam oyun öyküleriyle oldu, Aykut Abinin bilgisayar oyunlarının öykülenmesi işine sıcak bakmasıyla başladı bu süreç. İlk birkaç öyküde hangi öyküden etkilendiğim de eklendi metnin bir köşesine, bir yerden sonra metinlerin neyi amaçladığından bağımsız da iş görür olduğunu düşünmüş olacak(sınız) ki, bu oyunların isimlerine değinilmez oldu. Sıfırlı birli öyküm “KZL”, Transistor isimli bir oyunun öykülenmesi. Kurgusu o oyunun kurgusundan onlarca belki yüzlerce yıl sonra geçiyor, ama öyküde bahsedilen Kızıl, Transistor’ün dilsiz baş karakteri. Yani devamında sorduğun soruya cevabım haliyle epey hoşgörülü olacak. Bizi etkileyen bir anın öyküsünü yazmakla bizi etkileyen bir öykünün öyküsünü yazmak arasında pek bir fark göremiyorum. Postmodernist metinlerarası oyunlar değil söylediğim, öylesini bir ara çok yaptım yoruldum. Ama bir hikâyenin yeniden anlatılması, değiştirilmesi vesaire bence edebiyatın kendisi. Bir yönüyle meselâ bir filmin öyküsünü yazmak bir tercüme işidir, bir sanat türünden bir başka sanata tercüme etmek. Tercümeyle az çok uğraşanlar zaten onun sanat olduğunu inkâr edemezler. Burada daha ileri giden bir şey söyleyeceğim, duyup hissettiklerimizin yazı diline çevrilmesi de bir tercüme gibi. Hangi tercüme diğerinden değerli gibi bir soruya evriliyor muhabbetin varacağı yer ki, orada benim net bir cevabım yok.

O halde yeniden yazım meselesine odaklanalım biraz da. Ve onunla birlikte öykünün çıkış noktasına. Yeniden yazım yahut öykünme edebiyatın ta kendisi ise aklıma kaçınılmaz şu soru geliyor: Öykünün yazardaki çıkış noktası neresi ya da belki daha doğru bir deyişle o halde öyküde özgün olan ne?
Benim için öykülerin çıkış noktaları genellikle temaları oluyor. Nasıl bir his duygu ya da çıkmazı aktarmak istediğimi düşündükten sonra geliyor aklıma kurgu çoğu kez. Yahut kurgu geliyor, ama doğrudan neyi temsil ettiğiyle birlikte geliyor, yine temayı sonradan iliştirmiyorum. Bunu şu yüzden söyledim, kişinin nasıl yazdığı değil de neyi yazdığı bir edebiyatçı olarak kişiliğinin daha büyük bir parçası bence. Bunun üzerinde gereğinden az duruluyor gibi geliyor bana. Özgünlüğü de orada aramak lazım. Şu konuyu yazmış da şunu yazmamış, Afrika’da geçen öykü yazmış da, Paris’te geçenini yazmamış gibi. 

İnsanın birbirine anlattığı hikâyelerin haddi hesabı yok, öyleyse rastgele kurulmuş bir cümlenin Babil kütüphanesinin bir yerinde geçmiyor olma imkânı çok düşük. Ama kurulabilecek milyonlarca cümle, yeniden yazılabilecek binlerce hikâye varken, bu kişi kendi kişiliğini özellikle şunu ve şunu kullanarak ifade etmişse bence özgünlük asıl orada. Tabii bu kendini iyi tanımakla da alakalı, samimiyetle de alakalı. Elbette her insan birbirine benziyor, ama sanatı sanat yapan da bireyselliği ve bu bireysellikteki özgünlük iddiası. Az önceki cevabımla bağlantılı olarak diyeyim, kişi kendi anlam dünyasını hangi hikâyelere atıf yaparak bize aktarıyor? Burada o dediğim özgünlük saklı. Samimiyet arttıkça, kendini tanıma arttıkça, başkalarında olmayan bir metin kolajı elde edebiliyoruz, bunun için sıfırdan metin üretme varsayımına gerek yok.

Peki merak ettiğim bir şey var. Bir sonraki için plan yapıyor musun? Aslında benim zihnim kısmen böyle çalışır, mesela bir sonraki kitabımda oyun öyküleri yazmak istiyorum ve kitabın tümünün benzer tek konseptte olması güzel olur kanaatindeyim. Ruh Dememi Bağışlayın’daki öykülerin aslına bakarsan uzak öyküler değiller ama bildiğim kadarıyla da farklı ve hatta senin için birbirine çok da yakın olmayan zamanlarda yazıldılar.
Bir sonraki kitabımın konusunu düşündüm, fantastik bir roman. Ama çoğunlukla yazarken sonradan fikrim değişebiliyor. Yani bu yazmaya değer bir konu değilmiş ki, diye düşünebiliyorum. Dördüncü Dilek’ten önce bir, Beş Kere Halil’le Dördüncü Dilek arasında iki roman fikrini çöpe attım meselâ. Planlara çok sadık kalmıyorum anlayacağın.

Öykü kitapları ise benim için hiç plana gelen şeyler değil. Yani elimde hiç öykü yokken, şöyle şöyle bir öykü yazayım da sonra kitaplaştırırım diye düşünmüyorum. Benim için öykü tek seferde yazılıp bitirilen bir şey, o sebeple pek düşünmüyorum öncesini sonrasını. Ancak elimde zaten bir sürü öykü birikmişse, bunların hangileri bir arada şık durur diye düşünüyorum, bir elekten geçiriyorum, o kadar. Ama tabii, az önce de dedim, oyun öyküleri konsepti benim örneğimde biraz benden bağımsız gelişti.

Zihninde şu roman olur şu ise öykü ayrımını nasıl yapıyorsun? Ya da belki daha doğru şekilde şöyle sorulabilir: İlk düşündüğün şey hikâye mi ve sen bu hikâye ancak şu türde yazılır şeklinde mi karar veriyorsun? Yoksa masanın başına, evet şimdi sırada bir de roman var diye mi oturuyorsun?
Genellikle aklıma iyi bir kurgu geldiyse bu öykü oluyor. İyi bir karakter geldiyse de bu bir roman oluyor. Hoşuma gitmeyen, kimliğine giremediğim, dilini bilmediğim bir karakterle ancak sınırlı sayıda sayfa harcayabiliyorum. Genel olarak benim için şu öykü konusudur, şu ise roman konusudur gibi keskin bir ayrım yok. Herhangi bir öykümü dişimi sıkarsam romana çevirebilirmişim yahut tam tersi, yeterince özetlersem her romanı öyküye çevirebilirmişim gibi hissediyorum. Böyle olunca da hangi kurguyu ne türde yazacağımı asıl belirleyen o konuyla kurduğum yakınlık, o konuya dair duyduğum heyecanın ne kadar süreceği oluyor.

Bazen de ikisinin bir kesişimi oluyor bende. Meselâ, geçtiğimiz ay Muhayyel’de yayımlanan öyküm yeni düşündüğüm romanın ilk bölümü aslında. Post Öykü’de yayımlanan, son kitabımda da yer verdiğim “Kilimanjaro’nun Gözleri” de sonradan çöpe attığım bir romanın ilk bölümünün düzenlenmiş hali. Dördüncü Dilek bilerek yarı bağımsız masallar halinde yazıldı. Normalde bu ikisinin başka başka türler olduğunu ve farklı teknik gereklilikler dayattığını biliyorum ama ben tek bir insanım, anlatı serüvenimde üslubumu, dilimi, genel metodumu o kadar eğip bükemiyorum.

Masanın başına “bu bir romanın ilk bölümü” diye oturuyorum genellikle. İlk bölüm belirliyor az çok genel gidişatı.

Kilimanjaro’nun Gözleri öykünü ilk roman olarak düşünmene çok şaşırdım. Benim için meselesiyle, girişiyle, geleni bekleyişiyle, tedirginliği ve elbette finaliyle bozulmaz bir kalıp öykü gibiydi.
Biraz önce “Benim için öykü tek seferde yazılıp bitirilen bir şey,” dedin. Öyle mi sahiden? İllaki oluyordur kalemine yapışan, seni uğraştıran öyküler. İlk oturuşta yazdığını beğenmezsin ama bir yerde ışığı yakalamışsındır. Onun üstüne gitmek, öyküyü oradan tutup çekmek istersin.
Oradaki Albert Trautmann’ın bir nevi baş kötüsü olduğu bir kurgu vardı aklımda, ama sonradan hoşuma gitmedi dediğim gibi. O bölümün kurgusunun romana sündürülmüş hali değildi kafamdaki, olmazdı zaten öylesi.

Öykü benim için tek seferde yazıp bitirilen bir şey derken demek istediğimi yanlış ifade etmişim. Ben önceki öykü sonraki öykü düşünmeden, sadece o an yazdığıma odaklandığımı anlatmak istemiştim. Yoksa öyküleri beş altı kere yazmaktan gocunmam hiç. Yazdığım ilk versiyon genellikle benim için taslak gibi oluyor. En son yazdığım öykü “Dindin Kayalıkları”nı dört kez yazdım. Son kitabımda da mevcut olan “Yeniden Yeniden Yeniden”i yine dört kere yazdım. “Dünyazad’ın Aynası” en baştan iki kere yazıldı. Yani bu konuda seninle hemfikiriz.

Önceki bir konuşmamızda “Dünyazad’ın Aynası”nın ilk halinin korkunç olduğunu söylemiştin. Sanırım atölyeye yetişmesi gerekiyordu. Ama sonra dönüp üzerine çalıştın ve kitabın giriş öyküsü oldu. Üstelik imgeleriyle akılda kalıcı güçlü bir öykü. Sence atölye çalışmalarının üretkenliğe ve yaratıcılığa faydası ne ölçüde?
Atölye çalışmalarından ben çok istifade ettim. Her iki öykü kitabımda da ilk hali atölyelerde yazılmış öyküler var. Bence atölyelerin en büyük katkısı insanı bir şeyler yazmak zorunda bırakması. Tembelliğe çok kolay meyledebiliyoruz. Onun dışında benim düzenlediğim yahut katıldığım atölyeler, “Nasıl yazmak gerekir?” konusunda bir yanıt sunmuyor yahut aramıyorlardı. Kelime itibariyle atölye birden fazla kişiyi ima etse de herkesin kendi başına uygulayabileceği bir sistemin de çok faydası olur bence.

Ben kendi metodumdan bahsedeyim, faydası üzerine de sonra konuşayım. Sözlükten rastgele seçilmiş üç kelimenin odağında olduğu bir öykü yazmaya çalışıyorum. Bunu da bir zaman kısıtı altında yapıyorum. İlki bana özgün bir kurgu bulma konusunda, ikincisi ise bulduğum herhangi bir konunun üzerine gitmek zorunda bırakmasıyla yardımcı oluyor. Her şey öyküleştirilebilir gibi muğlak bir şey değil söylediğim. Zihnimizde kelimelerin oturduğu soyut bir düzlem olduğunu düşünüyorum. Meselâ: Kireç-Diz-Yaşlı-Hastane-Hemşire. Kireç kelimesi ile Hemşire kelimesi şimdi bir çırpıda bulduğum bu zincirle bağlanıyorlar benim zihnimde. Herkes için bu düzlem farklı farklı. Rastgele üç kelime seçtiğinizde, bütün zihninizi taramanız gerekiyor. Bütün bu unsurlar en yakın nerede buluşuyorlar? Herhangi bir kelime için bu alıştırmanın herkeste az çok farklı kurguları hatırlatacağını düşünüyorum. Bu az önceki cevaplarımla ilintili. Kendini ve anlam denizinin haritasını bu şekilde daha iyi tanıyabiliyorsun.

“Dünyazad’ın Aynası” için kullandığım kelimeler şunlardı: Kehribar-Ayna-Enişte. Kehribar bir masal dünyasıyla alakalıymış zihnimde. Enişte hediye veren bir kişi olarak kayıtlıymış, ben de bir enişte olduğumdan kötülük yakıştıramamışım. Ayna da güzel bir hediye olurmuş. Bütün öykü esasında bu başlangıç cümlelerinin üzerine oturuyor.

Özellikle birlikte iş yapmak kısmıyla alakalı bir şey söylemiyorum, birlikte aikido yapmanın avantajlarıyla birlikte öykü yazmanın avantajları arasında elle tutulur bir fark göremediğimden. Daha çok birbirini gaza getirme, şahsi edebiyat hevesinin sosyallik güdüsüyle desteklenmesi falan filan. Bir de kendisine karşı yeterince denetleyici olamayanlar için, başka birinin ona “Bu hafta öykünü yazdın mı?” diye sorması faydalı olabiliyor herhalde.

Queneau ve Oulipo’su benim de çok kez elimden tutmuştur. En tıkandığım zamanlarda yeni bir egzersiz sahası açar bana da. Ama galiba ben aynı zamanda o ikinci işaret ettiğinim. Kendine karşı yeterince denetleyici olmayan ya da düz tembel.
Biraz önce, sırada fantastik bir roman var, dedin. Oraya dönmek istiyorum. Nereden esti fantastik tutkusu? Genelde fantazyanın yazarı ve okuru ayrı bir türdür. Özellikle yazar kısmı için fantazya kaleme alanlar ya ömrünü bir esas esere adamış ve onun gölgesinde yaşamış ya da ömrü o esas eseri tamamlamaya çalışmakla geçmiş kimseler. Fantazyanın da böyle bir yanı var. Sen neyi feda edeceksin ya da daha doğru şekilde sorarsak feda gerektirecek bir fantazya mı planlıyorsun?
Bir de ek olarak bu bir diyar fantazyası mı olacak yoksa büyülü gerçekçiliğin kapılarını açıp mevcut dünyada fantazyayı mı arayacaksın?
Oulipoculuğu överken biraz da dikkatli olmak lazım tabi. Ben şahsen öykü yazmakta kendince bir mesafe kat etmemiş kimselere bunun gibi biçimsel deneysellikleri tavsiye etmiyorum. Öykünün tahkiye kısmı, ki Cemal Şakar Hoca çok vurgular, her zaman öncelikli. Biçimsel oyunlar sanata ancak bu tahkiyeyle sağladıkları uyum kadar dahil, yoksa değil. Ben atölyeden bahsederken özellikle kurgusallığı vurguladım, bir meydan okuma olarak, dili esnetme çalışması olarak, biçimsel alıştırmalar ancak sağlam bir temel varsa işe yarıyor. Hedefi şaşırıp, öyküyü bu sanmak, ses oyunlarıyla öyküyü kotarmaya çalışmak yeni başlayanların kolay düşebileceği bir tuzak.

Şimdiye kadar toplumsalcı gerçekçi eserler vermiyordum zaten. Yazdığım neredeyse her şeyin içinde bir fantastiklik var. Ama ben bu aradaki ayrımın biraz abartıldığını da düşünüyorum. Daha önceki bir söyleşide söylemiştim, edebiyat tanımı itibariyle gerçeküstüdür. “Tanrısal Bakış Açısı” “Kusursuz Hafızalı Birinci Tekil Şahıs” gibi büyülü nesnelerle çalışıyoruz. Kendi iç sesine tamamen hâkim bir taksi şoförü, üç tane ejderha arkadan geçince az öncekinden daha az fantastik olmuyor.

Yani diğer şeylerden feragat etmemi gerektirecek bir kurgu değil başladığım. Kafamda bir dünya var, başka bir diyar. Gene Wolfe’un Yeni Güneş Kitabı serisinden biraz etkilendim, ama daha derinliği olan, akademik çalışmalarımdan da esinlenen bir güç ilişkileri kurgusu düşünüyorum. Daha başına ciddi manada geçmedim. Bunun yanında Dördüncü Dilek’teki lamba cini karakterim Hasip’e muhabbetim hiç eksilmedi. Onun başrol olduğu bir roman yazabilirim bir gün.

Bir diyara ömür adayacak kadar tutkuyla bağlanamam sanıyorum. Sürekli büyüyorum, zevklerim fikirlerim, yönelişlerim değişiyor. Bugün yazdığımı yarın beğenmeyebiliyorum. O sebeple yaptığım işlerin vadesini ona göre seçmem gerekiyor. Lisede filan 3 ay önceki yazdıklarımı küçümsüyordum, şimdi bir iki yıla çıktı bu süre. Belki biraz daha durulunca daha uzun vadeli bir plana girişebilirim. Ama her zaman karakterlerimin birbirlerinin geçtiği hikâyelere uğraması fikri beni cezbediyor. Meselâ “Beş Kere Halil”deki polis memuru ile “İnsan Desenli Duvar Kâğıdı”ndaki başrolün aynı insan olduklarını düşünmek, Stephen King’inkine benzer, belki tutarsız, ama kendisiyle barışık bir anlatı evreni kurmama müsaade ediyor.

Oo diyar fantazyası alırım bir dal. Ben ömrümü adayacak kadar bağlanmam desen de genelde bu diyar fantazyalarının kaderidir yazarı için. Yanlış hatırlamıyorsam Stephen King, Kara Kule serisi için başlangıçta “Yüzüklerin Efendisi’ni bitirdiğim gün şans eseri İyi Kötü Çirkin’i de izlemiştim ve ben de böyle bir fantastik roman yazabilirim, demiştim” diyor. Finalde ise Kara Kule’nin artık yazdığı her şeye sirayet ettiğini söylüyor. Tabii bu matematik yazardan yazara değişebilir elbette.
Bekleyip göreceğiz öyleyse, ne diyeyim. Şimdilik uzun vadeli planlar yapamıyorum. Stephen King’in anlatı evreninin bir üst anlatı oluşturmadığını, buna zorlandığını düşünüyorum ayrıca ben. Normalde bana çok samimi gelir, ama Kara Kule’deki o her kitaba değinme ısrarını hiç sevmemiştim. Bu tamamen şahsi bir görüş tabii, ama bence King’in başarısı kendi içinde başlayıp biten öykü ve romanlarında daha belirgin. “Yaşama Hırsı” öyküsü en sevdiğim öyküsüdür meselâ, Sadist de en sevdiğim romanı, ikisi de o üst kurguda yer almıyorlar.

Yaşama hırsı, okyanusta bir kayada mahsur kalınca yaşamak için kokain çekip kendi kulak memelerini yiyen adamın hikâyesi değil miydi ya?
Kendini yiyordu azar azar evet. Oradaki deliliğin tasviri çok gerçekçi gelmişti, o sebeple.

Eyvallah Emre, söyleşi için çok teşekkür ederim. Senden son olarak Post Öykü okuruna 3 öykü kitabı önerisi rica edeyim. Gelenek bozulmasın.
Ben teşekkür ederim soruların için. Coşkuyla Ölmek, Şule Gürbüz; Uzun ve Lacivert Günler, Akif Hasan Kaya; öyküden sayılırsa, Gog, Giovanni Papini

1.Atlar ve Atalar, Acziyetin Tekniği, Emre Ergin, İz Yayınları.
2.Lawrence, Acziyetin Tekniği, Emre Ergin, İz Yayınları. 

Post Öykü 24
s.140-148
Arda Arel