Eşiği Aşındıran Dijital Özne – Cemal Şakar

E

Hem dışarıda tutar hem de içeriye almayı vaat eder. Bir sınırı varsaydığı için içerisini, dışarısına karşı korur. Aynı zamanda bir güvenlik, denetim hizmeti görür; içeriye her şeyi almaz, denetler, uygun gördüğünü alır, diğerini dışarıda bırakır. Eşiklere sinsice değil, geldiğini belli ede ede varılır. Geldiğini belli etmek, içeriye, içerinin sarıp sarmaladığı mahreme olan saygının ifadesidir. İçerisi aynı zamanda geri çekilme, saklanma, kendiyle ve aileyle beraber olma demektir. Ötekiyle en nazik sınırdır, aşılmamalıdır, aşıldığında ötekilik kalmaz. Eşikten sadece aile üyeleri denetimsiz geçebilir. Onlar dahi dışarıda edindikleri fikirleri, davranış biçimlerini aile içinde muhasebe etmek zorunda kalır. Böylelikle onlardan uygun bulunanlar içeriye alınmış, uygun olmayanlar dışarıya atılmış olur. Bir tekkenin eşiğinden geçmek, ancak oraya dair temel kodları edinmekle mümkün olur. Talip zihinsel olarak içeriye dahil olmadan eşikten geçemez. Eşiğin sınırlaması ya da çektiği set ancak içeriyle benzeştiğinde aşılabilir hale gelir. Bu anlamda bir eğitim demektir, en azından içerisinin temel kodlarını edinmeyi ve benimsemeyi zorunlu kılar. 

Sınırlar, insanın fıtratıyla, tabiatıyla uyum içinde olması demektir. İçerinin sağladığı sınırlar hem varoluş hem de varoluş gayesine uygun olduğu için insan itminan içindedir. İnsanın doğal halinde olması aynı zamanda doğayla da uyum içinde olması demektir. İnsan iyilik ve kötülük yapabilme kapasitesine bilkuvve olarak sahiptir. Hangi kapasitesinin öne çıkacağı evvelemirde insanın tercihlerine, dahası nefs tezkiyesine bağlı olmakla birlikte toplumsal koşullar göz ardı edilmemelidir. Zira meşhur “fıtrat hadisi”nde vurgulandığı gibi, insanın fıtratı önce aile, sonra da sosyal çevre etkisiyle bozulabilir. Bu bağlamda fıtratın bozulması, yaratılış gayesinden uzaklaşmak, sapmak anlamındadır. Yaratılış gayesinden sapan bir insanın bozguncu olacağı aşikardır. Bozgun önce insanın kendisi için çizilen sınırları belirsizleştirmesi, inkarı ve silmesiyle başlar. 

Bugün maruz kaldığımız küreselleşme şiddeti bu sınırları müphemleştirmiştir. Dünya üzerindeki çokluğu, çeşitliliği kendi rengiyle boyamaktadır. İnsanları tek tipleştirmenin en önemli yolu, onların kimliklerini buldukları, edindikleri referans noktalarını değiştirmekten geçer. Küreselleşme her türlü mesafeyi ortadan kaldırırken aynı zamanda mahremiyeti de tehdit eder. Çünkü değişim, öncelikle insanların kendilerini tanımladıkları sınırların yıkılmasıdır. Sınırların yıkılması, eşiğin aşındırılması mahremin ihlalidir ve insan bir kez buna razı oldu mu, hızla bir değiş-tokuşun içine girer. Eşiğin aşınması, giderek aradan çekilmesi, için dışa, dışın içe açılmasıdır. Sırrın faş edilmesi, erişilemezin büyüsü, gizli-saklının ortaya dökülmesiyle birlikte insan, kendi olmaktan çıkarak küreselleşmenin tek tipleştirmesine, düzleştirmesine, eşitlemesine tabi olur. 

Razı olduğu düzleşme onu yeni bir insan olarak inşa etmeye başlar. Kullandığı dil, aynılığın kullandığı dildir. Aynılığın dili düşünmeye, kavramaya, anlamaya ve bu nedenle dışarıyla arasındaki sınırı korumaya çalışan bir dil değil; yayılan, yaygınlaşan, sınırları silikleştiren bir dildir. Burada eşik yoktur, çünkü şeffaflaşma içerinin dışarıya açılmasıyken, dışarının olduğu gibi içeriye alınmasıdır. Herhangi bir sınır, ilke kalmadığı için içerideki ve dışarıdaki birbirlerine indirgenirler. Bu durumda iletişim de ortadan kalkar. Çünkü iletişim kurmak karşılıklı bir eylemdir. Birbirine indirgenmiş insanlar karşılıklılığı kaybettikleri için iletişim dilini de kaybederler. Dışarısı içerisi, içerisi dışarısı olduğu için insanı düşünmeye, anlamaya sevk eden, onu uyaran işaretler de düzleşip, yaygınlaşmaktan payını alır. İnsan için bu körleşme demektir; artık ne kadar kendileri olmaktan uzaklaştıklarının, salt bir avatara, giderek birbirlerini boğdukları bir denizde yaşamaya çalışan zombilere dönüştüklerinin muhasebesini yapamazlar. İçerisini ne kadar dışarıya açtığının, dışarısını ne kadar içeriye aldığının hesabını yapamadıkları için, eşiğin koruduğu mahremiyetin kalmadığını fark edemeyecek kadar körleşirler. 

Farklı olmak, öne çıkmak, dikkat çekmek derdindeki insan için aynılık bir kabustur. Geriye kalan, aynı kabusta yaşayan zombilerdir. Önce ötekinin dikkatini çekmek üzere şeffaflaşmaya başlayan insan, zaman içinde ötekiyle şeffaflaşmış bir zeminde buluşarak kaynaşır. Ben ve sen ortadan kalkar, geriye birbirinin aynı ben’ler kalır. Ama aynılık, her şeyi eşitleyip kendi zemininde çoğalttığı için zamanla insan buharlaşmaya başladığını hisseder. Aynılığın zemininde çoğalmaya karşı direnmek için kendisiyle yarışa girer. Kendisini kendisine göre kurmayı dener, ancak bu deneme bir eşikten içeri girip geri çekilme, kendini onarma biçimde olmaz. Yayılarak var olduğu sosyal ağlarda yeni bir avatar oluşturma, kimlik edinmenin önüne geçer. Kendini sürekli olarak kendiyle kopyalayarak çoğaltır. Avatar, nihayetinde kendi olmak değil, kendiliğe ait bir surettir. Dijital teknolojinin sunduğu filtreler çok işlevseldir. Onların sayesinde insan kendi suretini çıkarıp yayar, her filtreyle yeniden yeniden ama bir başkalıkla, farkındalıkla var olmayı dener. Bu var olma denemeleri giderek artar ve aşırılaşır. Var olmak, aynılığın massedişinden kurtulmaya, öne çıkmaya ve dikkat çekmeye dönüştüğünde her denemeyle biraz daha aşırılaşmak zorunlu bir sonuçtur. Görünürlüğün aşırılaşması, tersinden yok oluştur. Çünkü görünür olanın, görünür olmak için fazladan bir şey yapması gerekmez. O zaten vardır ve görünüyordur. Ama spotları sürekli olarak kendi üzerine çeviren ve her seferinde ışıkların parlaklığını artıran insan kendine has tüm kıvrımlarını, çizgilerini kaybederek buharlaşır. Bunun en güzel örneği photoshop marifetiyle inşa edilen fotoğraflardır. Bu fotoğraflarda insanın kendine has tüm çizgileri, renkleri ortadan kaldırılarak mermer düzlüğünde bir görüntü elde edilir. Sosyal ağlarda var olmak salt görüntüyle, suretle, avatarla mümkün olduğu için bu ağlara görüntü üstüne görüntü yüklenir; insan giderek görüntü dalgasının altında boğulmaya başlar; boğulmaktan kurtulmanın tek yolu dalganın üstünde kalabilmektir. Bu yüzden tekrar tekrar başını dışarıya uzatmak, nefes almak ve var olmak ister. Bunun için bildiği tek yöntem filtrelerle, photshopla elde edilen yeni görüntüleri sosyal ağlara yüklemektir. Bu durum görüntü sağanağı altında yaşamak değildir artık, çünkü sosyal ağlara yüklenen görüntüler giderek devasa bir birikmeye, bir anlamda çöpe dönüşür. Elde ettiği yeni görüntü onu yeniden aynılığın kabusuna mahkum eder. Artık karşımızda yaşayan, nefes alan, öfkelenen, sevinen birisi yoktur; yaşadıkları karşılığında hayatın ona hediye ettiği ve onu kendi kılan tüm çizgileri yok edilmiş zombiler vardır. 

Bu varoluş biçiminde aşkınlık yoktur, her şey yüzeyseldir ve buradadır. Sürekli olarak kendiyle yarışan insan aşkınlıkla değil içkinlikle kurar kendini. Bu nedenle kurduğu ilişki hep kendine döner. Çünkü içkinlikte bulduğu aynılıktır, benzerliktir; bu yüzden öteki yoktur, hep kendi ve onun gibiler vardır, zorunlu olarak kendine döner. 

Aynılığın içinde yüzerken, farkındalık yaratmak, dikkat çekmek için alabildiğine marjinal müzikleri, filmleri, şiirleri paylaşır; bunca enteresan ilgileri olduğuna şaşırmanızı bekler, ancak paylaştığı linkleri tıkladığınızda, o yapıtın zaten yüzbinler hatta milyonlarca tık aldığını görürsünüz. Rastgele bir kafede kahve içmez; aslında kahveyi sevmeyebilir de; burada kafe özenle seçilmiştir, kahve de içmek için değil sosyal ağlar marifetiyle göstermek, sunmak içindir. Mesela ameliyata girerken ve çıkarken dua ister; istediği dua değil, var olmaktır. Kan tahlillerinden hamile olduğunu, ultrason görüntülerinden çocuğun cinsiyetini öğrenirsiniz ve sonra sosyal ağlarda çocuk hep birlikte büyütülür. Çocuğun derdi, tüm takipçilerin derdi olur. Çorap alırken yakışıp yakışmayacağını takipçilerine sorar… Bu radde, gözetim toplumundan, mahremiyetsiz topluma geçiştir. Gözetim toplumunda birtakım gözler sizi izlemektedir. Mahremiyetsiz toplumda insanlar, gözlerin önüne kendilerini arsızca atarlar. 

Bu durum modernist edebiyatın sürekli kendiyle didişen kahramanının yaşadığı anlamsızlığı aşma çabasına benzemez. Dijital öznenin edebiyatla kurduğu ilişki anlam, anlama ilişkisi değildir. Daha çok görünürlüğünün artırılmasıyla ilgilidir. Zaten şeffaflaştığı için söyleyecek bir sözü yoktur. Sosyal ağlarda kurmaya çalıştığı en enteresan aforizma çabası bir dil olarak bedenine zar gibi yapışmıştır. Kurduğu cümleler, bağlamından koparılıp sosyal ağlara kesip-yapıştırılacak niteliktedir. İnşa ettiği avartarlar nedeniyle sosyal ağlarda yayılıp yaygınlaşmasına benzer şekilde eserinde kullandığı dil yüzeyseldir. Çünkü kelimeleri bir anlamı tesis edecek şekilde değil de gösterme esasına uygun dizer. Burada sözünü ettiğimiz dilin görselleşmesi değil, görselin kelimelere dönüşmesidir. Dijital öznenin düşünme biçiminde kavramlar değil, görsellik vardır; afişler, profil fotoğrafları, takip ettiklerinin paylaştığı mekanlar, eşyalar… onun muhayyilesinde birer suret olarak yüzer. Suretin nesneyle, onun hakikatiyle, kavramıyla ilgisi yoktur; göstereninden bağımsız, salt boş birer gösterilen olarak vardır. Zaten sosyal ağlarda gösteren, gerçeklik düzleminden koparılarak kişisel bir bağlam içine oturtulur. Bu yüzden dilin temsili yapısı buradan yıkılmış; toplumsal uzlaşımlar berhava edilmiştir. Mesela kahve fotoğrafında, en enteresan fincan, en enteresan tabak, en enteresan tepsi bulunup buluşturulup bir kombinasyon elde edilerek sunulur; içmeye kıyamazsınız, içseniz sunum berbat olacaktır zaten. Kahve bir tiryakilik ya da keyif nesnesi olmaktan çıkıp paylaşanın avatarına katkı yapan like vesilesidir.

Dijital öznenin kurduğu dilin temsili yapısı ve bağlamı sosyal ağlarda oluşur. Mekan bu ağlardır, zaman timeline’da akar, kelimeler anlam kaymalarına uğrar ve yazılışları kısalarak farklı göstergelere dönüşürler. Olaylar, olgular ve durumlar sosyal ağlara her nasıl yükleniyorsa o halleriyle gerçeklik kazanırlar. Kahramanlar, karakterler, tipler orada inşa edilir. Kahramanların duygu durumları, tepkileri timeline’a göre şekillenir. Hikâyeler anlık olarak paylaşılır; hatta sosyal ağlar sizin için hikâyeler, anılar, albümler hazırlar. Dijital öznenin yazdığı roman ve öykülerde dil çok hızlı akar. Çünkü hayatın ritmi sosyal ağlarda oluştuğu için oradaki ritim bilinçdışı olarak metinlerine yansır. Görüntülerin, aforizmaların nedensizce, rastgele timeline’da akmasıyla yazarın olaylar arasında bağ kurma melekesi zayıflar. Bu nedenle mesela metinlerde ‘mevzu mevzuyu açar’, ‘vaktin nasıl geçtiği anlaşılmaz…’ Tasvirler, imgeler ezberlenmiş pozlar üzerinden kurulur. Çünkü burada gerçeklik tasvir edilmez, ezberlenmiş görseller kelimelere dökülür. Güneşin doğması ya da batması bir işaret değeri taşımaz, sadece görsel efekt olarak vardır. Ağaç altındaki bank hep boştur; deniz kenarında biri yalnız ve yalınayak yürür, efkarlıdır; cama vuran yağmur damlaları ve şehrin rengarenk ışıklarının oradaki yansıması romantik bir ifadedir… buna benzer görsel efektlerin hikâyeye gerçeklik olarak girmesi dili sentetikleştirir. Kelime şakaları, harflerin yerini değiştirerek elde edilen anlamlar zeka gösterisine dönüşür. Emojiler, görselin kelimelere dönüşmesini de aşarak, görselin görselleşmesine yarar ve yazar duygu durumlarını tasvir etmektense emojilere başvurur. 

Gerçekliğin görselliğe, görselliğin efektlere dönüşmesi ve bu dönüşümlerin metnin zemini/mekanı olması, Platon’un sözünü ettiği taklidin taklidi değildir. Metnin bizatihi doğduğu ve yaslandığı gerçeklik zeminidir. Dijitalleşen özne, gerçek hayatta sıkça kullandığı filtrelerin arkasından bakar ve her ortamda, her durumda oraya uygun avartarla arzı endam eder. Bu halin de şizofreni olduğu açıktır. Bu öylesine derin bir şizofrenidir ki eve dönüp pijamalarını giydiğinde balkabağına bile dönüşemez. Çünkü onun için ilmihal level atlamak gibidir; her level atlama, bir öncekine dönmeyi imkansız kılar. Kendiyle yarışın çılgınca bir hal almasıdır yaşadığı. Şeffaflığın zemininde ötekiyle massolur demiştik, artık onun için öteki yoktur, onun ötekisi yine kendisidir, dost da düşman da kendisidir. Sınırsızlık aynı zamanda yönsüzlük, menzilsizlik; bir vadide şaşkın şaşkın, başıboş bir şekilde gezinmek demektir. 

Kaybolmak böyle bir şeydir.

Post Öykü 22
s.51-56