Geçti Öykü Kervanı Eyleme Beni – Bülent Ayyıldız

G

“Netflix’ten sonra öykü yazılabilir mi?” sorusu ilk etapta tuhaf geliyor. “Ne alaka?” diyorsun. Sonra “Elbette yazılır,” demek istiyorsun, ama biraz daha düşününce sorunun çok esaslı olduğu anlaşılıyor. Teknolojinin ve ekranın kılcal damarlarımıza kadar nüfuz ettiği bir toplumda öykünün ve edebiyatın bundan etkilenmemesi mümkün değil. Aslında “Edebiyat niçin var?”, “İnsan niçin yazar?”, “Edebiyat öldü mü?”, “Roman öldü mü?” soruları “Netflix” olmadan da kafa karıştırıyor. Evet, bunlara verilecek klasik yanıtlar var. Bakalım cevaplar değişmiş mi diye şöyle bir kamuoyu yoklaması yaptım ve verilen yanıtlarda çok bir değişim olmadığını gördüm, fakat zaman değişmiş ve öykü anlatıcılığı çok farklı bir noktaya gelmiş.

Öncelikle öykünün tarafını tutaraktan, “Netflix de neymiş beş on yıllık mazisi var. Hadi bunu sinema olarak değiştirsek, onun da yüz yıllık bir geçmişi var.” deyip ahkâm kesmeye başlayacaktım ki, öykünün sanat olarak geçmişine baktığımda onunda yüz elli yılı aşmadığını gördüm. Peri masalları, destanlar, kıssalar çok eskilere dayanmış olabilir ama “öykü”yü bir tür olarak ele aldığımızda aslında genç bir tür. Sinema da resimden ve dramadan evrilip geliyor en nihayetinde. Zaten bir şeyin yaşıyla onun kapsamı ya da etkisi doğru orantılı olmak zorunda değil.

Netflix Görelim Neyler
Neden kurmaca okumalıyız sorusunun cevabını ararken en çok rastladığım cevaplara göz attım ve bu cevapların film ve diziler için de verilebileceğini gördüm. Mesela insanlar “Gerçek hayattan ve gündelik hayatın sıkıntılardan kaçmak,” için edebiyat okuduğunu söylüyor. Fakat bu sadece edebiyat için değil bütün kurmaca türleri için geçerli. Özellikle Netflix bu görevi başlı başına yerine getirebilir. Diğer bir okuma sebebi “Eğlenmek.” Daha çok ucuz romanları ya da çok satanları tercih edenler için böyle bir cevap mümkün, ama iş zevk almaksa, Netflix bunu çok daha iyi yapacaktır. Yalnızlıktan kurtulmak ve vaktini iyi değerlendirmek için kurmacaya yönelenler yine Netflix’e sığınabilir. Zira bu tip dizi ve filmleri izlerken vaktin nasıl geçtiğini anlamıyoruz. Özellikle sınav, ödev, yetişmesi gereken bir iş varsa “Dur hele, bi’ beş dakka Breaking Bad izleyeyim.” ya da “Sadece yemek yerken vaktimi değerlendireyim,” diye açılan ekran kapanmak bilmiyor. İş de sınav da yalan oluyor.

Kurmacayı daha ulvi amaçlar için okuyan arkadaşlar “bakış açısını derinleştirmek” ya da “farklı bakış açıları elde etmek” cevabını verebilir. Haklılar. Dünya klasiklerindeki karakterler (mesela Raskolnikov) bize olaylara farklı yönlerden yaklaşma, daha geniş çerçeveden bakma yetisi kazandırabilirler, fakat John Snow da benzer bir işleve sahip değil mi? Şartlar ne olursa olsun erdemli olmayı ya da suçun hissettirdiklerini Walter White da gösteremez mi? Binlerce sayfa okumak zorunda kalmadan Netflix karakterlerinden bir şeyler öğrenebiliriz. Niçin kurmaca okuyorum sorusuna verilecek bir diğer cevap da “Aşina olmadığım insanlarla empati kurmak, bilmediğim dünyaların ve gezip görmediğim coğrafyaların içine girmek,” olabilir. Bunu yapabilmek için de illa kurmaca okumak gerekmiyor. Dark dizisinde de Almanya’nın küçük bir kasabasında bir topluluğun tekdüze hayatlarını görebilirim. Bütün bu sebeplerden dolayı biri kurmaca okuyorsa, Netflix rahatlıkla işini görecektir. Hem bu tercih, daha eğlenceli ve süre açısından daha ekonomik.

Hayal gücü meselesinde de metnin daha yetkin olduğunu düşünmüyorum. Yüzüklerin Efendisi’ni okurken kafamda canlanan Gandalf, filmde gördüğüm Gandalf’tan daha karizmatik değil. Bir savaş sahnesini bütün detaylarıyla görebiliyorum sinemada. Ya da bir Nazgûl’un görseli hayal ettiğimden çok daha güzel gelebiliyor. Kitap her zaman filmden güzeldir önermesinde bir aldanma var. Aslında kafamızda ilk beliren imgeyi daha “iyi” kabul ediyoruz. Filmi izlerken “Bu karakteri böyle hayal etmemiştim.” diyoruz, fakat önce filmi izlesek bu sefer kitaptakinin “uygun” olmadığına hükmedebiliriz. Zaten yeni nesil, ejdarhları ya da envaî çeşit mahlukâtı masallardan değil, filmlerden ya da başka görsellerden alarak kodluyor. Kafamızda canlandırdığımız ejderha başka yerden alıntı. Hayal gücünü çok da yüceltmemek lazım. Bu açıdan epik bir şey yazılacaksa görsel araçlar daha üstün gibi duruyor. Kaldı ki dramatik bir şey yazılacaksa da görsellik önemli. Mesela Sarmaşık filmindeki bitirim karakterin ruh hali “Deniz Üstü Köpürür” şarkısını söylerken çok iyi betimleniyor. Bunun yazıya dökülmüş versiyonu daha sönük kalır.

Ayrıca her edebiyatsevere hitap edecek bir dizi bulunabilir. Stephen King okumayı ya da korku türünü seven biri Gerald’s Game’i ve The Mist’i sevebilir. Margaret Atwood hayranları için adres belli: Handmaid’s Tale. John Didion, Kazuo Ishiguro ya da Arthur Conan Doyle sevenler için de uyarlamalar mevcut. Netflix yetkilileri buraya kadar okuduysa bir sakal atsınlar artık. Hem zaten Terry Eagleton’ın da dediği gibi artık edebiyat okumaları eskisi gibi değil. Tam manasıyla metin ve dil odaklı bir edebiyat eleştirisi yapılmıyor günümüzde. Edebiyat öğrencileri “ne söylediği nasıl söylediğine dayalı” bir eser okuması yapmaktansa karaktere ve karakter ilişiklerine dayalı bir analize bakıyor. Nabakov’un Rus edebiyatı üzerine verdiği derslerin notlarına bakıldığında metnin fonetiğini, sözdizimini, ritmini, dilbilgisini kısaca metnin dil üzerine inşa edilmiş bir eser olduğunu dikkate alarak eleştirel bir okuma çıkardığı görülür. Günümüzde bu tarz bir okuma hâlâ devam ediyor demek iyimser bir yaklaşım olur. Biçimsel özellikler göz ardı edildiğinde, Netflix okuması yapmaktan farkı kalmıyor.

Netflix’e avantaj sağlayan bir olay da görme/izleme ve okuma eylemleri arasındaki fark. Görme herkesin yapabildiği, uğraş istemeyen, doğal bir eylem. Kimse “izlemek” ya da bakmak için ders almak zorunda değil, ama bu noktada “okuma” sunî bir eylem. Yıllarca uğraş vererek ve bir tedristen geçerek “okuma” yapabiliyoruz. Bir şeyi izlerken hemen kendimizi kaptırabilir ve odaklanabiliriz, fakat bir metni okurken ânında ilgimizi çekmesi mümkün olmayabilir. Okumaya harcanan vakit ekran karşısında geçen vakte göre daha az. Bunun için istatistiklere bakmaya gerek yok. Arkadaşlarla toplandığımızda daha çok Rick and Morty’den mi yoksa Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nden mi bahsediyoruz? Okumayı zorlaştıran bir diğer element olarak sosyal medya da işin içine giriyor. Hadi diyelim Twitter’da da bol bol okuma yapıyoruz. Oradan da bir şeyler öğreniyoruz; ancak edebî metnin tam tersine, bu çok parçalı bir okuma ve hiç konsantrasyon gerektirmez. Philip Roth “Bir romanı iki hafta içinde bitirmiyorsanız, o romanı okumuş sayılmazsınız.” der. Çünkü okuma sizden odaklanma ve zaman talep eder. Saatlerce yapılacak bir okumayı geçtim, beş dakikayı aşan videolar bile izlenmiyor. Vakit ayırma, odaklanma ya da metinle bir tamlık hâline girme söz konusu değil.

Oysa Netflix kendimizi en iyi kaptırdığımız mecra. Yönetmen İlker Canikligil, Mihaly Csikszentmihalyi’nin “akış” felsefesine referans vererek Netflix’in sahte bir bütünlük hissi verdiğini söylüyor. “Akış” insanların kendini mutlu hissettiği bir bilinçlilik durumudur. Akışa giren insanlar derin bir haz ve tam bir bağlanma tecrübe eder. Netflix de benzer bir his yaşatır, ama buradaki “akış” hâli sahte bir durum. İzleyici his ve algılarını zevk almaya yöneltmişken sadece pasif olarak ve tüketerek bir mutluluk tecrübe eder. Ortaya bir düşünce ya da beyin fırtınası çıkmaz. Tam tersine uyuşursun. Fakat öykü yazan biri ya da bir bıçak imâl eden usta ürünüyle bütünleşip “akış”a girdiğinde üretmenin hazzını duyar.

Çok Ekmeğin Yedim Helalleşelim
O zaman, gelelim öykünün yapıp Netflix’in yapamadığına. Aslında böyle bir mukayese çok mantıklı değil. Netflix adı altında sinemanın veya konudan muaf herhangi bir sanatın başka bir sanata üstünlüğü ya da bayağılığı söz konusu değil; ancak farklar mevcut. Çünkü kullanılan ortam ya da aracı farklı ve Marshall McLuhan’ın dediği gibi “ortam mesajın kendisidir” (“The medium is the message”). Sen söylemek istediğin mesajı -buradaki mesaj ahlâkî bir ders değil, anlatmaya çalıştığın şey- hangi ortamdan iletiyorsan aslında o, mesajın kendisi oluyor. Görsel bir tür üzerinden mi aktaracaksın mesajı yoksa yazın dilini mi seçeceksin? Bunu seçerken önceliğin ne? Ya da diyelim görsel bir araç seçtin. Bunu dizi, film ya da youtuber olarak ilettiğinde anlam değişir mi? Aynı temayı şiirde işlerken başka, öyküde işlerken başka bir biçim ve teknik kullanmak zorundasın. Bu da direkt olarak mesaja etki eder.

Netflix’in vermek istediği mesaj genelde “eğlenin, hoşça vakit geçirin” oluyor. Çünkü Netflix bir sektör. Kitle belli. Bu bağlamda, Canikligil’in de dediği gibi, hazırladığı ürünü en anlaşılır bir şeklide düzenlemeye ve doğru bir tempo tutturmaya çalışır. Yönetmen ikinci plandadır. Kendini belli etmez. Game of Thrones’u ya da Black Mirror’ı birçok yönetmen yönetiyor, fakat hiçbiri farklı bir üslup getirmiyor. Yönetmenin kim olduğu o kadar da önemli değil, ancak öykü, yazarından izler taşır ve yazarın imzasını metinden çıkarmak mümkün. Anonim masallarda da anlatıcı önemli değil, hepsi benzer bir üslupta yazılmış ve amaç bir mesaj vermek. Bu noktada, öykü Netflix’in yapamadığı ya da yapmadığı bir şey ortaya koyar. Farklı biçimler geliştirir. Öykü ne bir sektördür ne de salt okuru düşünerek yazılır.

Öykü derin meseleleri ya da felsefi düşünceleri aktarmaya daha elverişli bir ortamdır. Çünkü iletişim kurmak için dili kullanır ve kendi dilini yaratır. Dil üzerinden bir biçim oluştururken çoğunlukla “dışarıda bırakma”yı yeğler. Netflix’teki bir dizi “anlaşılır” olmak için çoğu şeyi olduğu gibi verirken, öykü, Hemingway’in yaptığı gibi sadece buzdağının görünen kısmıdır. Hayattan kısa bir kesit, ufak bir diyalog verilerek gerisi okuyucuya bırakılır. Bu yüzden de öykü bireyseldir. Hem okurken yalnız okursun hem de yorumlarken. Öykünün direkt olarak sana dair bir şeylerden bahsettiğini düşünürsün. Başka türlü ifade edilemeyen bir his, bir düşünce aktarılır. İzleyicinin doldurması gereken boşluklardan bir dizi ya da film de bırakabilir; ama bunu daha yüzeysel yapmak zorundadır. Bir karakterin çektiği acıyı o karakterin gözlerini yakın plan çekerek verilebilir ya da bir sonraki bölümün de izlenmesi için olay örgüsünde merak uyandıracak bir aksiyon yarıda kalabilir. Öte yandan, öyküdeki boşlukta olayın çoğu dışarıda kalır. Yine Hemingway’in “Yağmurdaki Kedi” ya da “Beyaz Fillere Benzeyen Tepeler” öykülerinde yaptığı gibi. Hemingway’e göre yazar dışarıda bıraktığı kısmı biliyor olmalıdır. Yoksa öykü beş para etmez.

Benzer bir şekilde, Julio Cortazar’ın da betimlediği gibi öykü bir fotoğrafa benzer. Yaşamdan bir kesittir. Başı ve sonu belli olmak zorunda değildir. Netflix’in aksine bir bütünü vermez. Netflix sizi doyururken, hikâye iştah açıp aç bırakır. Çehov’un öykülerine bakınca, o klasik giriş, gelişme, sonucu görmeyiz. Onun hikâyelerinde insan ön plandadır. Netflix ilgi uyandıracak (suç ve gizem gibi) konulara yönelirken Gogol küçük insanı esas alır. Adrenaline ya da merak unsuruna yüklenmek zorunda değildir.

Tabii ikisi arasındaki en önemli fark, birinin gerçekliğini görsellik üzerine, diğerinin de dil üzerine kurmasıdır. Görsel ve işitsel öğelerin kullanılması demek, daha çok duyu ve hisse hitap etmek, bu da asıl hikâyeyi daha kolay kaçırmak demektir. Görselin sirayet edemediği alanlarda öykü farkı ortaya çıkar. Dil sadece bir olayı ya da aksiyonu betimlemek için değil, yeri geldiğinde bir gerçekliği, soyutluğu ya da içsel bir düşünceyi de ifade edebilmek için de kullanılır. Ebat ve zaman olarak da ayrı düşerler. Netflix konuyu uzatmak, daha çok bölüm yazmak araya bolca yan hikâyeler serpiştirmek ve belli bir zamana yaymak zorundadır. Öykü daha çok tek oturuşta yazılabilen ve ebat olarak esneme payı olan bir üründür. Metindeki zaman olayı sözdizimi üzerinden gider. Her şeyi aynı anda görmeyiz. Borges’in “Alef”te bahsettiği gibi aynı anda olan şeyler, metinde sıralı şekilde verilir. Cümle cümle oluşur bir mutfak sahnesi. Netflix’te betimlemenin hepsi aynı anda gelir karşımıza. Yönetmenin dikkat çekmek istediği şey yine yakın çekimle verilebilir, yazar ise bunu sözcükleri dokuyarak yapar. Bu türsel özellik anlatılana ve anlatıcıya göre avantaj ya da dezavantaj olabilir.

Genel itibariyle baktığımızda sosyal medya, teknoloji ve internetin okuma alışkanlıklarına bariz bir etkisi var. Uzun soluklu okumalara imkân yok gibi. Ekran üzerinden görsel anlatılara daha çok maruz kalırken öykünün ya da metinsel kurmacanın bu durumdan etkilenmesi kaçınılmaz. Giderek okuma alışkanlıkları teknolojiye endeksleniyor. Bu durum öykünün ya da romanın öleceği anlamına gelmese de her şeyin yolunda gittiğini söylemek zor. Teknolojiye uyum sağlamak adına okuma alışkanlıkları daha da budanıyor. 2011-12 yıllarında “book track” diye bir şey çıkmıştı. E-kitaptan bir metni okurken, okuduğun şeyin cinsine göre arka planda bir müzik çalıyordu. Örneğin Poe’nun bir öyküsünü okurken gerilim müziği, bir sokak tasviri yaparken de sokağa ait, bisiklet, klakson, bebek ağlaması gibi seslerin eşlik ettiği bir okuma çeşidi uyduruldu. Bu yöntemin metin okumalarında odaklanma sıkıntısını gidereceği iddia edildi. Ve denildi ki, “Sinema ilk kez seslendirmeyle tanıştığında bunu tuhaf karşılayıp eleştirenler oldu, sakın ha siz bağnazlardan olmayın.” “Daha fazla duyuya hitap, daha fazla odaklanma getirir” demek sinema için doğru olabilir ama metin için riskli. E-kitap okuyuculardan ya da telefonlardan kitap okumak pratik gibi görünse de menşın atıp mail alabildiğin, internete girip arama yapabildiğin bu aygıtlar okumayı daha da parçalı hâle getiriyor. Yine de her ne olursa olsun, öykü yazmak ve okumak devam edecektir. Teknoloji ve görsel anlatılar bu kadar gelişmeden önce de kimse patır patır ya da çatır çatır Çehov okumuyordu. Sanki edebiyat hep o küçük mutlu azınlığa hitap ediyor.

Post Öykü 22
s.44-50