Halkın Yürekli Reşat’ı – Burak Uzun

“Çiçekler rüzgârda birbirlerine dokunarak yürür.
Bir rüzgâr bekliyorduk.”
Pelin Buzluk, En Eski Yüz, syf.74

Reşat Yavuz bir sabah uyandığında kendini, bir tankın içinde devcileyin bir kahraman olarak buldu. Yayılmış halde oturduğu koltukta bunun böyle birdenbire olamayacağını düşündü. Ani bir dönüşüm değil, olsa olsa bir sürecin sonu. Sol kolu, omzunun biraz aşağısından kanıyordu. Sağ diz kapağında anlam veremediği bir ağrı vardı ve burnu sızlıyordu. Başından ise hiç bahsetmemeliydi. Kafasının içinde bateri solo atan biri vardı. Bunların hiçbirine bir anlam veremiyordu ama kendisini bir kahraman gibi hissediyordu. Peki ama ne olmuştu? Hangover serisinin senaristi Jon Lucas hayatına el koymuştu sanki, hatırlamıyordu. Anlamsızca “hayır Lucas, düğünüme gelmeyeceksin?” diye bağırası geldi.

En son ne zaman bir tanka bindiğini düşündü. Askerdeyken mi? Tabii ki o zaman! Günlük hayatında, ev ile iş arasında gidip gelirken tank tercih etmiyordu. Belki metrobüs ama tank asla. Bir ışık belirdi zihninde. 2013 kışı Ankara, Etimesgut’tu bu ışık. Kısa Dönem Tankçı Er Reşat Yavuz. İyi de, en son dün akşam Kuzguncuk’ta, evinde oturmuş İlhan Berk okuyordu: “Kötüye karşı hep bir olmalıyız / Bütün işlerin iyi gitmesinde bir / Ve şunu bilmeliyiz ki zaten / Bir başına yaşamak, yaşamak değildir / Bilsek nehirler bizden habersiz yaşarlar / Bilsinler ki hiç yaşamamışlardır”. En son okuduğu dizeleri ezberden tekrarlayabiliyordu da kolunun neden kanadığını bilmiyordu. Olacak iş değil.

Doğrulmaya çalıştı doğrulamadı. Dayak yemiş gibiydi. Kuvvetle muhtemel yemişti de. Kuvvet almak için tutunmaya çalışırken sol elinin üzerinin kabuk tutmaya başladığını gördü. Birine ya da birilerine sağlam yumruklar atmış olmalıydı. Lisedeyken gittiği karate kursunu hatırladı. Dört ay gitmiş, dördüncü ayın sonunda kendi çapında bir mermer kırma denemesi yapıp kolunu kırmıştı. Karate macerası son bulmuştu ama o dört ayın ekmeğini mahalleler arası mevzularda çok yemişti. Boru değil sarı kuşağa geçmiş bir karateciydi. Kendi çapında bir Cüneyt Arkın’dı adeta.

Kendisini düşünmeye zorladı. “Sherlock yapıyor ya la, sen de kır işte şu zihin sarayının kapılarını,” diye telkinlerde bulunuyordu kendi kendine. Gözlerini kapattı. Sanki uzaktan sela işitiyordu. Aklının kendisine oyun oynadığını düşündü. Yine de Sela’dan güç aldığını hissetti. Ve evet kapı gıcırdamaya başlamıştı işte.

Saat 23.00’dı. Kuzguncuk’ta, Tenekeci Musa sokağındaki evinde oturmuş şiir okuyordu. Mutfakta şarja taktığı telefonunun çaldığını duydu. Bu saatte ya annesiydi, ya iş yerinden arkadaşı Halim, ya da Saadet. Ama Saadet olamazdı, ayrılalı iki hafta oluyordu ve bir kez bile aramamışlardı birbirlerini. Araya zaman girdikçe aramak daha da zorlaşırdı.

Mutfağa gidene kadar telefon susmuştu. Dört cevapsız arama vardı. Dördü de komşusu Sezai Pertev’e aitti. Hayrolsun dedi. Sezai Pertev cinayet şubede başkomiserdir. Hemen aradı. Karşı taraftaki tecrübeli polis telaşlıydı.

– Deli oğlan nerdesin?! Ortalık karışık, darbe teşebbüsü var, mahallede durum nedir, sıkıntı var mı?
– Abi ne darbesi? Bu zamanda darbe mi olurmuş, eskide kaldı onlar. Hem ben de bir şey duymadım! Sen neredesin ki?
– Ben operasyondaydım. Köprüyü almışlar diye haber geldi mecburen operasyonu iptal ettik. Başbakan şu an televizyonda, bunun bir kalkışma olduğunu söylüyor. Her neyse işte, mahallede bir sıkıntı olursa haberdar et beni.
– Hay Allah ya! Tamam abi, buralar bende.

Telefonu kapattı, perdeyi aralayıp dışarı baktı. Millet sokağa çıkıyordu. Ortalıkta asker filan gözükmüyordu ama. Üzerine alelacele bir şeyler geçirip dışarı çıktı. Sokakta Mevlüt Hoca’yı gördü. Soyadını bilmiyordu, bir iki kez Lazaros’un kahvesinde muhabbet etmişlikleri vardı, Delikoç’taki Abide hanımın arkadaşıydı. Yanına yaklaşıp selamladı. Millet etrafta ahlanıp vahlanırken Hoca’da korkunun zerresi yoktu, belki biraz tedirginlik. Hocam ne olacak şimdi diye sordu Reşat. Aldığı cevapla afalladı: “Silah olarak kullanabileceğin ne varsa bul ve edebildiğin kadar dua et oğlum, Allah bizimledir.” O sırada üzerlerinden bir jet geçti. Sesi kulak zarlarını patlatırcasınaydı.

Reşat’ın yalnız yumrukları vardı. Lazaros dayıya kahvedeki sopasını sordu, başkasına emanet vermişti onu Lazaros. Yapacak bir şey yoktu, bileğe kuvvet.

Kahvenin televizyonunda TRT’de bir spikerin zorla bildiri okuduğunu gördü. Sinirleri tavan yapmıştı. Kahvenin genç müdavimlerinden Bilek Cenk telefonundan sosyal medyayı takip ediyordu. Tankların Üsküdar’a girdiğini, vatandaşın üzerine sürüldüklerini okudu onlara. O sırada Cumhurbaşkanı milleti sokağa davet ediyordu. Canıma minnet dedi Reşat Yavuz. Lazaros’u sen mahalleyi koru deyip kahvede kalmaya ikna ettikten sonra kalan hepsi, beraber kahveden çıkıp Paşalimanı üzerinden Üsküdar’a yürümeye başladılar.

Reşat, Başkomser Sezai Pertev’i arayarak bilgi verdi. Sezai Pertev onu küçüklüğünden tanırdı, durduramayacağını bilirdi. Dikkatli olmasını söylemekle yetindi.

Jetler üzerlerinden geçmeye devam ediyordu. Askerler sivillere ateş açıyor, tanklar vatandaşın, arabaların üzerine doğru sürülüyordu ama halk da boş durmuyordu. Tankları durdurmak için paletlerinin arasına bir şeyler sıkıştırmaya çalışıyorlardı. Havaalanının işgal edildiği bilgisi geldi. TSK’nın şer kolu sokağa çıkma yasağı olduğunu duyuruyordu. Kim takardı zalimi.

Darbeciler kendilerine “buyur paşam, ülke sizin” denileceğini zannediyordu. Halk için halka rağmen diye bir anlayış kabul edilemezdi. Reşat bir AKP’li değildi. O anki durumda partilerin hiçbir önemi de yoktu zaten. Reşat; bu ülkeyi, bu bayrağı, hangi partiye oy vermiş olursa olsun bu ülkenin halklarını seviyordu. Kimse halkların iradesini hiçe sayamazdı.

Üsküdar Sahiline geldiklerinde saatin gecenin bir körü olmasına aldırmayan insanları sokakta görmekten memnundu. Darbe teşebbüsünün tek bir iyi yönü varsa o da insanlara haklarını aramak için sokağa çıkmalarını öğretmesi olabilirdi. Elli metre kadar ilerisinde tanıdık bir yüz gördü. Saadet’ti bu. Koşarak yanına gitti.

– Saadet senin burada ne işin var?!
– Ne demek ne işim var?! Bu ülke benim ülkem, bu bayrak benim bayrağım! Ayrıca sana ne ha, sana mı soracağım hakkımı ararken?!

Reşat’ın gözleri dolmuştu. Başka zaman olsa deli yüreği de kızgınlıkla, en iyi ihtimalle kırgınlıkla dolabilirdi. Ama Saadet’in inançla bakan gözlerinden etkilenmişti.

– Bayrağımın hilalisin sen Saadet! İzin ver yanında savaşayım!

Saadet’in de müsaadesiyle beraber ilerlediler askerlere karşı. Ta ki askerler ateş etmeye başlayana dek. Erlerden iki tanesi komutanlarının emriyle ateş açtılar. Altı kurşun attılar, üç de bıçak yarası. Çünkü açılan ateşle Saadet’i park halindeki arabanın ardına saklayan Reşat, kurşunlardan sıyrılıp askerlerin arasında dalmıştı. Yakın mesafede bıçağa sarılan erlerden üç hafif sıyrık alıp ikisini de yumruklarıyla nakavt etmişti. Sonra sol kolunu kurşunun sıyırarak geçmiş olduğunu gördü. Hatırladı evet, kolunun kanamasının nedeni buydu. Sol yumruğunun kanamasına neden olan yumruklar da bunlardı. Gözü emir veren komutanı aradı ama göremedi. Bilek Cenk’e işaret edip nakavt ettiği iki askeri bir şekilde bağlamasını istedi.

Çavuşdere istikametinden sahile doğru bir tank geliyordu. Vatandaş paletlerinin arasına bir şeyler sıkıştırmaya çalışıyordu. Bir iki tanesi ezilme tehlikesi atlattı. Ama tank bana mısın demiyordu. Bir yandan Selalar, bir yandan tekbirler, bağırışlar. Reşat iyice deli oluyordu. Tank ona doğru ilerledikçe Reşat’ın damarlarında yeşil bir halk hareketleniyordu.

Bu kez tank Reşat’a değil, Reşat tanka doğru ilerlemeye başladı. O ne ilerlemeydi öyle. Tazı gibi koşup panter gibi önce yanındaki taksinin üzerine, oradan da tankın üzerine atladı Reşat. Atlarken sağ dizini tankın metaline sıkı geçirmişti ama olayın sıcaklığından hiçbir şey hissetmedi. Tankın üzerine atladığını fark eden içindeki askerlerden biri kapağı kaldırıp onu aşağı atmayı denedi. Asrın hatasını yapmıştı. Kapağı kaldırmasıyla burnuna yumruğu yemesi bir oldu. Diğer asker, yumruğu yiyenin çığlığıyla tankı durdurmuştu. Bu hareketsizlik halini fırsat bilen Reşat yumruk atıp yakasına yapıştığı askeri dışarı çekti. Çekerken bir iki sille daha savurup tanktan aşağıya attı.

Reşat’ın tanktan aşağıya attığı askeri gören halk tekbirlerle, marşlarla iyice coşmuştu. Hep birlikte, düşen askeri bir güzel paketlediler.

Reşat tankın içine girdi. Tankı süren asker silahını tam ona doğrultacakken değme aksiyon filmlerine taş çıkarırcasına silaha davranıp askerin elinden düşürmesini sağladı. Attığı ilk yumruk çelik yeleğe gelmişti. Canı fena yandı Reşat’ın. Bunu fırsat bilen asker Reşat’ın burnuna sağlam bir yumruk geçirdi. Reşat afalladı ama düşmedi.

– Ooo, tam da dişime göreymişsin koçero!
– Ben Türk askeriyim, derhal teslim ol!
– Senin kimin askeri olduğunu biliyoruz merak etme, daha yeni başlıyoruz!

Reşat askerin önce dizi kapağına bir tekme indirdi. Ardından ona yumruk atmak için uzanan kolu yakalayıp dizine indirerek kırdı. Üzerine de cila olsun diye askerin suratına seri iki yumruk geçirdi. Asker yere düşmüştü. Tankın içinde bulduğu plastik kelepçeyle bağladı onu. Sonra da bulduğu ilk oturacak yere bıraktı kendini. “Ulan!” dedi. “Ne istediniz de vermediler ha! Bizim derneğe size verilenin binde biri verilseydi neler yapardık neler! Hainlik belki duanızda değil ama kanınızda var sizin.” Sonra düşündü, Romantik Devrimci Arabeskperver Şairler Cemiyeti üyesiydi. “Yok yok” dedi. “Bize bir şey vermesinler, biz sizden daha tehlikeliyiz” dedi, ardından kahkahayı patlattı. İnsanlar tankın üzerine çıkmış poz veriyorlardı. Ve Reşat yorgunluk ve kırgınlıkla oturduğu yerde uyuyakaldı.

Uyandığının ilk beş dakikası ne olduğunu anlayamadı. Ama hatırlamıştı. Tıpkı diğer insanlar gibi. En başta İstiklal mücadelesinin nasıl bir duyguyla, nasıl bir inançla verildiğini hatırlamıştı. Halkın kendini savunduğu bu yer, imanlı hava sahasıydı artık.

Reşat Yavuz bir sabah uyanıp, neler olduğunu hatırlayıp içinde bulunduğu tanktan kafasını dışarı çıkardığında tüm insanları birer kahramana dönüşmüş olarak buldu. “Evet” dedi kendi kendine, “bu bir dönüşüm ve daha süreç bitmedi. Üzerimizden uçan jetler bize, çiçekleri yürüten rüzgârları verdiler. Durdursunlar bakalım daha durdurabiliyorlar mı bizi?!”

Tankın önünde Başkomiser Sezai Pertev ve Saadet konuşuyorlardı. Reşat’ı fark edince ona doğru tebessümle döndüler.

– Deli oğlan, uyanabildin çok şükür. İşimiz gücümüz var, rehin aldın, teslim et şu tankı bize artık. Anladık, elalemin Aslan Yürekli Richard’ı varsa, Halkın da Yürekli Reşat’ı var diyorsun.

Reşat bir başkomisere, bir de Saadet’e baktı. Ve Sezai Pertev’e göz kırptı.

– Mutlaka Sezai abi, mutlaka düğünüme geleceksin.