Hikaye Ne İşe Yarar, Öyleyse Ne? – Aykut Ertuğrul

İnsan kendisini ve dünyayı hikaye ederek tanır. Onun “modus operandi”si budur der William L. Randal Bizi Biz Yapan Hikayeler’de. İnsan bir hikaye içine doğar, onu inşa eden ve edecek olan bir büyük hikaye. Ezelden beri yerinden oynayan her taş, doğan ve ölen her canlı tam o an varolan, varlığını bilen insanı inşa etmek için yaratılmış gibidir. Bu büyülü süreç her an, her şahsiyet için geçerlidir üstelik. Büyük bir hikayenin içinde en az onun kadar büyük başka bir hikayedir insan. Ve böylece, hikayeyi büyütmek ve kendi özel hikayesini oluşturmak üzere büyür. Hikayeler yazar. İnsanın büyümesi, hikayedir zaten. “Hayatımızın devam etmesi için masallar anlatan Şehrazat’a benzeriz. Kendimizi hikayeleştirmenin altında bir aciliyet vardır” (W. Randall, Bizi Biz Yapan Hikayeler, Ayrıntı Yayınları)

Zihnin çalışma şekli böyledir; bugünden geriye bakarak, kendi hikayesini yazar insan; hikayelerle düşünür, hikayelerle hatırlar. (Bellek/hafıza, hakkında elle tutulur bilimsel bir yargıya varılmamış yeteneklerindendir insanoğlunun. Biz hatırladığımızda neyi hatırlarız, unuttuğumuzda neyi hangi sırayla unuturuz? Hangi yönteme göre? Hatırladıklarımızın doğruluğunu nasıl ispat ederiz? İspatımızı kendi belleğimiz, zihnimiz dışında neye dayandırabiliriz?) Bellek hakkında bilmediğimiz onca şeyin arasında en somut olan; belleğin hikayelerle çalıştığıdır. Hikayelerle insan sadece kendi benliğini inşa etmez üstelik. Toplumlar da varlıklarını hikayelerle oluştururlar. Mitler, masallar, kıssalar, dedikodu ve efsanelerle kendi kendisini inşa eder toplum. İnsanlar, irili ufaklı hikayelerin etrafında toplanırlar. Amerika ve film endüstrisi, bu toplanmanın yakın ve net örneklerinden biri sayılabilir. Harper’s dergisi editörü Levis Lapham, büyük anlatı olmadan ABD’nin demokratik yönetim biçimini daha fazla koruyamayacağını iddia eder. “Bir çok ülkeye nazaran Amerikalıların tarihe daha fazla ihtiyacı vardır. Çünkü ABD bir ulus üzerinde değil yalnızca tarihsel bağlamda anlaşılabilecek bir dizi ilke üzerine inşa edilmiştir.” (Anlatının Gücü, Robert Fulford, Kolektif Kitap)

İnsanı ve toplumları inşa eden Hikaye, tarih boyunca zamanın ruhuna uygun olarak yeni mecralar bulmuştur kendine. İnsan ve hikaye birbirini eyleyen ve etkileyen iki eşit unsur gibidir adeta. Hikayeyi insan yazarken, hikaye de insanı yazmıştır tarih boyunca. Levi Straus’un deyimiyle, “mitler, insanın haberi olmadan onun içinde düşünmeye” hep devam etmiştir. Geleneksel dönemde, halk hikayeleri, masallar, efsaneler, şarkılar, şiirler, kıssalar, battalnameler, cenknamelerle… devam eden hikaye, son iki yüzyılda modernist düşüncenin doğasına uygun olarak öykü ve roman formlarında anlatılmıştır.

Ya da şöyle diyebiliriz, insanın değişen hikayesi, büyük hikayeyi anlama ve eyleme şekli, hikaye anlatma biçimini de değiştirmiştir. Modern düşünce, metafizik olanı, “Tanrı”yı nasıl hayatından çıkardıysa, öykü ve roman da Modernizmin vazettiği gibi büyülü insanı, Darus Shayegan’ın deyişiyle “homo magus”u, ilahi olanı ve epik kahramanı hikayesinden çıkarmıştır. Şimdi ve burada yaşayan insan, kendi benliğini, bilinç dışını keşfetmiş, bir fetihçiye, kendi varlığını kutsayan sapkın bir azize dönüşmüştür:

“İçinde yaşadığımız kaos dünyası adeta birbirine bağımlı üç eşanlı olgunun birleştiği nokta gibi görünüyor bana: büyübozumu, klasik aklın yıkılması ve sanallaştırma. Büyübozumu ile kastım, vaktiyle dünyayı halelendiren ve onu sihirli kılan kozmogonik simgelerin tasfiye edilmesi ve bunların tedrici geri çe-kilişiyle gökyüzünün türdeş ve ruhsuz kalmasıydı.” (D. Shayegan, Melez Bilinç, Metis Yayınları)

Shayegan’ın tespitine katılmakla beraber, saydığı üç olgunun aynı zamanda birbirini doğuran olgular olduğunu da eklemeliyiz. Yani geleneksel aklın dönüşümü, kozmogonik simgelerin yitimine sebep olurken sanallaşma tam olarak boşluğun doldurulması denemesidir. Ruhsuz kalan gökyüzü yerine yeni, kutsal ve bir o kadar sanal yeni bir gökyüzü inşa etme denemesi…

Elbette “Aydınlanma” tarihini, yeniden yazmayacağız; bilineni tekrar et-menin gereği yok. Modernizm, Avangardizm, Postmodernizm sırasıyla ruhsuz gökyüzüne ruh yamama denemeleri olmaktan öteye gidememiştir. Bu sırada insanın hikayesi ise gittikçe nevrotik bir hal almaya başlamıştır. Postmodernizm, pek çok yönden bir çeşit kılıfına uydurulmuş modernizm gibi görünse de en azından modern düşüncenin iflası, hikayenin yeniden yazılması açısından bir görüş birliğine varılmasına katkı sağlamıştır denebilir. Düşüncede, hayatta ve sanatta bu böyledir.

Öyleyse artık tarih yazımından, çağların, dönemlerin belirlenmesi, ezberlerin bozulması, kafa karışıklıklarının giderilmesi yani tespit aşamasından sonraki aşa-maya yani bağlama, kurma aşamasına geçmenin dolayısıyla bazı sorulara cevap bulmanın vakti çoktan gelmiştir. Öykü yazan ve bir şekilde kendinin ve yaşadığı coğrafyanın hikayesiyle ilgisi olan hemen herkesin muhatabı olduğu sorular:

  1. Bugünün hikaye anlatıcıları, kimin hikayesini anlatıyor? (Tabi daha önce şu var: Bugünün hikayesini sezgisel olarak da olsa kavrayıp anlatabiliyor muyuz? Yoksa hikaye anlatırken fantezi alemlerde, zamanlarda, dünyalarda dolaşarak -kendimizden uzaklaşarak- daha baştan meseleyi ıskalıyor muyuz?)
  1. Bugün dinlediğimiz, bizi dönüştüren, değiştiren dilimize sızan (sızmak ne kelime, dilimize hakim olan) çağın verili hikayesi, bizim için doğru hikaye midir? Böyle bir hikayenin kahramanları olmaya razı mıyız?
  1. Bu hikayeye razı değilsek ne yapmalıyız? (Aslında tüm sorular, edebiyat teorisinden önce hayatın, dünyayı algılayış biçimimizin ilgisine giriyor; başka bir deyişle mevzu en başından beri edebiyattan önce hayat. Daha da doğrusu hayatla birlikte edebiyat. Bir bütün halinde.)
  1. Neredeyse nostaljik bir uyuşuklukla kutsayıp, sıkça andığımız geleneğin hikayesi bizim içimizde gerçekten yaşıyor mu? Dilimizde, gündelik hayatımızda, zihin dünyamızda… (Zorunlu modernler olarak bu çağın içinde kendi hikayemize yer açabilecek basirete, bütünlük duygusuna, zihinsel berraklığa sahip miyiz? Aslında, “melez bilinç”li birer self oryantalist miyiz, öyleyse bu ruh durumundan kurtulmanın çaresi var mı? Ya da bu ruh durumu, yeni bir ruha mı gebe?)
  1. Az ya da çok yaşıyorsa, bu hikayeyi anlatmaya, kalem oynattığımız türler müsait mi? (Çünkü içerik biçimi belirliyor olmalıydı. Belki de uzun zamandır biçim içeriği belirliyor gibi.)
  1. Hepi topu yüz elli yıllık bir edebi form olan öykü bize yetmiyor, ihtiyacımızı karşılamıyorsa türü dönüştürmeye gücümüz var mı? Daha doğrusu bu form dönüşmeye müsait mi? (Tekniğini alınca ahlakını da alıyor muyuz? Kem âlâtla kemâlât olur mu? Modernizmin eseri olan öykü “kem âlât” mıdır?)
  1. Son soru, öykü işimize yaramaz diyorsak yeni bir tür mü inşa edilmeli ya da geleneksel dünyanın kullandığı formları güncelleyerek diriltmeye mi çalışmalıyız?

Kendi adıma konuşacak olursam, öykü ile ilgili düşünüp konuşurken sözün eninde sonunda bu sorulara çıktığını görüyorum. Üzerine soru işaretleri iliştirilmiş büyük uzun bir koridorla karşı karşıya gibiyiz. Bütün kahramanlar, tarih boyunca ne yaptıysa bu çağın kahramanları olarak bizler de bu koridordan kaçmayıp kapıların ardını birer birer kontrol ederek ilerlemeliyiz. Büyük bir ihtimalle, her engel / soru her zaman cevabıyla olmasa da kendi hediyesiyle bekliyor bizi. Öyle olmalı, insanlık tarihi macerayı kabul eden kahramanın, kendiyle yüzleşme ve erginlenme yolculuğunun örnekleriyle dolu çünkü. Bunca hikaye yanılıyor olamaz.

Post Öykü 4