Kırk Altın Kırk Sopa – Arda Arel

K

Sevilen Postmodern yazar Donald Barthelme’nin Kırk Öykü kitabı Monokl Yayınları’ndan Nurdan Maral’ın çevirisiyle çıktı. Taht Oyunları’nın yeni sezondan ilk dört bölümü yayınlanmadan internete düşmüş gibi, Blizzard’ın son çıkan pc oyununu ücretsiz indirebiliyormuşum gibi, Fenerbahçe şampiyonluk maçına çıkıyormuş gibi hevesle kitabın başına oturdum. Kitap için, Barthelme’nin öykülerine benzer şekilde deli dolu, içinde ne olduğu belirsiz, çılgın ya da deli saçması ama insanı heyecanlandıran, tuhaf ve bir o kadar da güzel bir kapak olan orijinal kapağı kullanmış Monokl Yayınları. Kapağın ortasında da değişken puntoyla şöyle yazıyor:

Dave Eggers’ın önsözüyle

Kapağı açıp baktığımda hakikaten de oradaydı Dave Eggers’ın önsözü. Eggers bize Barthelme’nin nasıl biri olduğundan, öykülerde kullandığı dilden, öyküye yaklaşımından, -gereksiz bir şekilde- Barthelme’nin yazdığı öykülerin kendi öykülerine ne kadar yakın olduğundan ve -haşa- bizim Barthelme öykülerini nasıl okumamız, onlara nasıl yaklaşmamız, onlardan ne beklememiz ve ne beklemememiz gerektiğini önsözünde uzun uzun açıklıyor. Şahsen Birleşik Devletler’deki öykü kültürünün aksine ortalama üç veya dört sayfayı geçmeyen, tadımlık ve bu zamana kadar hep şahane bulduğum Barthelme öykülerini okumaya geçmeden yirmi sayfalık önsözle boğuşmak beni yordu. Yine de hakkını yemeyeyim Eggers’ın önsözünde fazlasıyla hoş bulduğum, Barthelme’nin kitaba yakışır bir bölüm vardı. Bahsettiğim bölüm şöyle bir şeydi:
Bu çizimlerin hikâyesiyse şöyle: Eggers, yayıncısıyla bahse girmiş ve okurlardan bu on beş çizim içerisinde hangisi Barthelme’ye daha çok benziyorsa bir şekilde yayıncısına göndermesini rica etmiş, böylece o da çizer telifi alabilecek. Gibi gibi…

Dave Eggers bir de bu kitap için yazılan -şüphesiz, o çok değerli- ilk önsözden bahsediyor, Gates’in önsözü, diyor, öyle güzel ki onu da okumalısınız, ama o topa girmeye hiç niyetim yok sözü daha fazla dolandırmadan kitaba geçiyorum.

Öncelikle, John Barth gibi dünya edebiyatındaki ağır abilerin hazırladığı Postmodern yazar listelerinin vazgeçilmezi Barthelme üzerine konuşuyoruz bunu bir hafızaya atalım. Barthelme, birçok öyküsünde biçemi zorlamaya gayret gösterir, yeni teknikler kullanır -hâlâ “yeni” olmadığı kesin ama o yazdığında yeniydi-. Öyküleri alışılmışın dışında, farklıdır. İkinci bir noktaysa Barthelme, daha önce Barthelme okumamışlar için şaşırtacak derecede romantiktir, öykülerinin mutlaka lirik bir yanı vardır ki lirik imgelere bu kitapta da sıkça rastlıyoruz. Son olarak Barthelme’nin öykülerinde absürtlüğü ve gerçeküstücülüğü de bazen ironi için bazen de öykünün genel gidişatında olağan bir şekilde sıkça görmekteyiz. Belki bir Borges kadar değil ama neredeyse bir Borges kadar. Bu ön Barthelme tanıtımından sonra, şimdi de kitaptaki bazı öykülere odaklanalım.

Gözüme takılan ilk öykü, kitabın da birinci öyküsü olan Chablis. Karısı ve karısının dediğine göre iki yaşındaki kızı eve köpek almak isteyen takıntılı bir adamın öyküsü. Henüz köpeği almamış olmasına rağmen, bu köpek alma düşüncesi bile onu yiyip bitiriyor. Eşini ve çok sevdiği iki yaşındaki kızını kıramayacağını bildiği için köpeği alacağının da farkında fakat henüz almadığı köpeğinin dertleriyle şimdiden kahroluyor.

Dikkatimi çeken bir diğer öykü de Açıklama öyküsü. Öykünün tamamı diyaloglardan oluşuyor ve bir de içi dolu siyah karelerden. Sanırım biraz kafa yormak gerekli veya kültür farkından dolayı anlamadım ya da okurken çok dağıldım, öyküyü anlamamak benim kusurum yahut öykünün başlığındaki, saklı şaka buydu. Bilmiyorum. Yine sadece diyaloglardan oluşan Kadro Kısıntısı ve Büyük Günler öyküleri bu öyküye nazaran daha anlaşılırdı. Günlük şeklinde ilerleyen Goethe ile konuşmalar öyküsü de yine farklı bir teknikle yazılmış. Koruma Görevlisi Hakkında öyküsü ise tamamen soru cümlelerinden oluşuyor, bu öyküler meraklıları için bakılmaya değer metinler.

Dave Eggers kitaptaki çoğu öykünün başlığını çok övmüş, onun aksine Barthelme’nin öykü isimleri beni çok heyecanlandırmadı, iki öyküsü hariç: Er Mühendis Paul Klee Milbertshofen ve Cambrai Arasında Koyduğu Yerde Uçağı Bulamadı, Mart 1916 ve Aziz Anthony’yi Günaha Davet. Bu iki öykü ismi belki gereksiz uzun olmasına rağmen -özellikle biri- keyifle ve merakla öyküyü okutuyor.

Bir de Tolstoy Müzesi’nde isimli öyküsü var Barthelme’nin bol bol fotoğraf ve çizimlerle beslenmiş öykü, Tolstoy Müzesi’ni gezerken Barthelme’nin yaşadıklarını, hissettiklerini ve müzeden öğrendiklerini içeriyor; “Tolstoy Müzesi’nde oturduk ağladık.” veya “Tolstoy Rusçada şişman anlamına geliyor.” ya da “Gençken kaşları daha gür çıksın diye tıraş edermiş.” gibi gibi… Aynı öyküde bir de Tolstoy’dan çok lezzetli bir keşiş hikâyesi de anlatmış Barthelme, onu da anlatmayayım, merak edip peşine düşen okura kalsın.

Ve kitaptaki en güzel öykülerden biri Mavi Sakal öyküsü… Kullandığı başarılı diliyle absürtlüğü sıradanlaştıran Barthelme’nin iç seslerle bezediği Mavi Sakal öyküsü keyifle okunuyor. Peki, o zaman asıl soru şu olmalı: Bir okur olarak ben, Mavi Sakal ve Chablis gibi Barthelme öykülerini okurken aldığım tadı neden kitaptaki diğer -benzer teknikle ve dille yazılmış- birçok öyküyü okurken alamıyorum? Bunun Postmodernizm’in azizliği olduğunu düşünüyorum. Bu kitaptan çıkardığım en faydalı sonuç sanırım şu oldu ki, Postmodernizm’in evrenselliği şüpheli. Bu kanıyaysa şöyle vardım: Barthelme, dili, biçemi ne kadar zorlarsa zorlasın, zorladığı dil İngilizce ve ne yazık ki Barthelme’nin biçemde yaptığı hareketler çeviride -çeviri ne denli iyi olursa olsun- kayboluyor ya da aynı manayı taşımıyor. O zaman bu biçem hareketleri biz Türkçe okurları için manasızlaşıyor. Tabii ki bir de Postmodern metinleri göndermesiz veya parodisiz düşünmek mümkün değil. Acaba öykünün içinde yapılan göndermelerin ya da parodilerin ne kadarına hâkimiz? Demek istediğim İngilizce okuyan Amerikan kültürüne hâkim birisi için Barthelme, tüm Postmodernliğiyle oldukça değerli olabilir, peki, ya bizim için? Barthelme okurken yakaladığımız göndermeleri veya parodileri, şakaları bile baskın kültür olan ve hayatımızın tamamına nüfuz etmiş Amerikan kültürünün sayesinde anlıyoruz ve bir o kadar da muhakkak kaçırıyoruz.

Kaçırdıklarım bir yana, yakaladıklarımla Barthelme’yi keyifle okudum. Yine de tıpkı Taht Oyunları gibi, Blizzard gibi, Fenerbahçe gibi Barthelme de bu sefer güldürmedi, en azından beni ve fikrimce diğer Türkçe okuyanları da güldürmeyecek. Son olarak Dave Eggers’in hatırına bana kalırsa Barthelme şuna benziyordu: