Kırkıncı Oda – Güven Adıgüzel

K

ÖĞELERİNE AYRILAMAYAN BAZI CÜMLELER
Bir annenin kalbi asla yanılmaz. Annesini dünya gözüyle bir kez olsun görebilmiş herkes bunun böyle olduğunu bilir. Evet, yanılmaz. Bu mutlaklık içeren yargı’nın gücünü yalnızca muğlak bir duygusallıktan (metafizik) aldığı düşünülebilir. Oysa, imgeyi kutsal bir alana çekerek güvenli bir sütreden konuşmak kaygısı bile yoktur burda. Annelerin kalbine hatasızlık ya da mükemmellik atfeden bir ifade değil yani bu. Öyleyse ne? Şu belki, doğurmak varlığın yegâne delili değilse bile, anne için (artık) yaşamanın sebebidir. Doğal olarak bir annenin canını gerçekten acıtan ‘şey’ sebebinin (yaşam kaynağının) yaralanması olacaktır. Anne sebebine bağlıdır. İşte kalbi burda yanılmaz. Sebebinin alacağı yarayı duyar ve hisseder. Doğurganlığın (dürtü-içgüdü) getirdiği mucizenin kalbe ulaşmasıyla gerçekleşir bu ve varlığıyla da tahkim edilir. Annenin; kanıyla, canıyla, sütüyle ‘bağlandığı’ bu duygu, yıllar sonra öznenin etkisindeki o ‘ana yurda özlem’in de kökenlerini oluşturacaktır. Annenin, göğsünde/bağrında biriken sütün acısını gidermek için ‘emzirme isteği’ duyduğu meselesindeki o fiziki ihtiyaç vurgusu, canından bir parçaya, canından bir parça vermeye devam etme duygusundan daha büyük değildir. Bir annenin kalbi asla yanılmaz. Ayağımızın takıldığı o kara kordon, tüm ‘eve dönüş’lerin temelidir. Bir annenin kalbi ‘sebebini’ bir ömür bilir. Nakavt ruhlu kısa bir öykü ya da derin bir kesik gibi dilimizde kanayıp duran bir şiirle devam edebiliriz, sıradan bir gazete haberi evet; ABD’nin Phoenix kentinde yedi aylıkken ölen oğlunun organlarını bağışlayan Heather Clark adlı kadın, 4 yaşındaki bir kız çocuğuna nakledilen oğlunun kalbini gözyaşları içinde dinledi. Oğlunun kalbini gözyaşları içinde dinledi. Gözyaşları içinde! Oğlunun kalbini! DİNLEDİ! Bu cümleyi kim öğelerine ayırabilir?

GURBETİN GÖZLERİ
Doğu Türkistanlı göçmen, Paris sokaklarında elinde bir simitle konuşabileceği birilerini aradı saatlerce. Dilini anlayan kimse yoktu etrafta ve tek kelime Fransızca bilmiyordu. Mağripli gençlerle karşılaştı kule dibinde, çat-pat anlaştı onlarla. İri yapılı, aceleyle konuşan, sempatik bir Mağripli; ‘derdini anladım senin, gel benimle’ der gibi işaret etti Doğu Türkistanlı taze göçmene. Birlikte uzun uzun yürüdüler ve 20 dakika sonra genişçe bir göçmen gettosuna ulaştılar. Paris’in en meşhur Çin mahallesine gelmişlerdi. Eliyle işaret etti Mağripli; işte seninkiler! Kısık gözleriyle dünyada tek başına kalmış gibi baktı ona Doğu Türkistanlı. Göçmen.

DEMİR DAĞLAR ÜLKESİ
Kur’an’ın, çağlar üstü tükenmez anlamı çerçevesinde, bir kıssa üzerinden bugün’e; teknoloji-akıl-ahlak-emek ve iyilik/kötülük bağlamında söyledikleri; öğüt ve ibret: -Dediler ki: “Ey Zülkarneyn, kuşkusuz Ye’cüc ve Me’cüc bu yerde bozgunculuk yapıyorlar. Bizimle onların arasına bir set yapman için sana bir ödeme yapabilir miyiz?”. Şöyle dedi: Rabb’imin bana verdiği imkân sizinkinden daha iyidir. Bana bedenen yardım edin de sizinle onların arasına sağlam bir set yapayım. Bana demir kütleleri getirin. Kütleler iki dağın arasını doldurunca: “Körükleyin” dedi. Demirler akkor haline gelince: “Bana erimiş bakır getirin de üzerine dökeyim” dedi. Ye’cüc ve Me’cüc onu ne aşmaya ne de onda bir delik açmaya güç yetiremediler. Zülkarneyn: “Bu, Rabb’imden bir rahmettir. Rabb’imin vaadi gelince onu yerle bir eder. Rabb’imin vaadi bir gerçektir” dedi-(Kehf, 94-98)

AÇLIK ORDUSU YÜRÜYOR!
Cengiz Han’ın korkutucu sesler çıkararak ilerleyen askerlerini görenlerin; ‘cehennem köpekleri geliyor’ diyerek büyük bir korkuyla kaçıştıklarını yazıyor kaynaklar. Moğollardan değil, yaratılan Moğol imgesinden korkmanın tarihi. Cehennem köpekleri namıyla maruf Moğollar, savaş taktiği, strateji, hareket yapısı ve askeri düzen açısından hiç de yabana atılmayacak bir harp disiplinine sahip bir savaşçı bileşeni (ordu) aslında. Benim ilgimi çeken detaysa şu: askerlerin daimi bir şekilde yarı-aç şekilde yaşayarak bunu bir hayat tarzı haline getirmelerinin gerekçesi; ‘karnı tok askerlerin iyi savaşamayacağına’ dair olan inançlarıymış. Burada duruyorum. Ganimet için savaşan aç bir askerin, psikolojik olarak fazladan bir zafer motivasyonu içinde hareket edeceği ön kabulü galiba bu. Kılıç tutanların tokluğu da savaşmaya doymuş olmakla eşdeğer tutuluyor doğal olarak. Terbiye edilmiş sürdürülebilir bir açlık, her daim nefsi kışkırtmaya meyyal abartılı bir tokluktan daha işlevseldir. İbn Haldun ”İnsanları açlık değil, alışmış oldukları tokluk öldürür” derken buraya kılıç sallar mesela. Moğolların doymuş savaşçılar haline gelmemek ve saldırganlık hissiyatını sürekli diri tutmak için yarı-açlığı tercih etmeleri de ‘strateji’ye dâhildir. Vel hâsılı; garip sesler çıkartarak ilerleyen yarı-aç Moğol askerlerini düşündüğümde, kan tutkusu ile açlık duygusu arasında neşvünema bulan oakıl-durdurucu acımasızlığı daha iyi tanıyorum. Birdenbire Jack London’ın‘Açlar Ordusu’ kitabı geliyor aklıma hemen, ölümüne acıkmışların (ideolojik-kin-talan) yürüyüşü olan Haçlı Seferleri ya da. ‘Açlık Ordusu Yürüyor’ şiirini-şair muhtemelen işçi sınıfını kastediyorsa da- okuyorum içimden.

KONUŞMAK MI ZOR, ÇİNCE Mİ!
Asıl adı Guan Móyè olan ve 1984’ten itibaren Çince’de “sakın konuşma” anlamına gelen Mo Yan ismini kullanmaya başlayan çekik gözlü bir romancının rüzgâr esintili Nobel konuşmasının finalidir; Son olarak Gaomi, Shandong, Çin’deki yaşlı akrabalarıma ve hemşerilerime özel olarak teşekkür etmek istiyorum. İçinizden biriyim ve her zaman öyle kalacağım. Ayrıca bana hayat veren ve besleyen verimli topraklara teşekkür ederim. Büyüdükleri yerlerin insanları şekillendirdiği söylenir. Ben sizin nemli topraklarınızda besin bulan bir hikâye anlatıcısıyım. Yaptığım her şey size teşekkür etmek içindi!

YERALTI PEYGAMBERİ
Belki de sinemaya arz edilmiş yükseliş öykülerinin en güzeli. Kurgu mefhumu ‘doğal atmosfer’in içinde eriyip yok olurken siz bitiş jeneriğine eşlik etmektesinizdir. Sert bir Kolombiya kahvesi içmiş gibi. Hala izlemediniz mi? Yeraltı Peygamberi.

Post Öykü 18
s. 129-131