Kırkıncı Oda – Güven Adıgüzel

Şarkıya Dön!
O Büyük Serin Sessizliğe
Afrika’da bir kabile, kadim bir âdet olarak, doğan her çocuğun kendisine ait bir şarkıyla hayatını sürdürmesini konu edinen görkemli bir şiirin ortasında yaşıyor. Ki buna yaşamak denir. Şiirin konusu şöyle; anne olmaya karar veren kadın bir ağacın altına oturur ve dünyaya getireceği çocuğunun şarkısını duyuncaya kadar sabırla orada bekler. Bu bekleyiş bazen günler, haftalar hatta aylar boyunca sürebilir. Çocuğunun şarkısını, kalbinde, zihninde, gönlünde duyan ve kulağına o şarkının fısıldandığını hisseden anne adayı ağacın altından kalkarak duyduğu melodiyi büyük bir heyecanla önce eşine, sonra da kabilenin ileri gelenlerine, yaşlı kadınlara ve köyün diğer çocuklarına müziğiyle birlikte anlatır. Herkes şarkıyı öğrenir. Annenin, ağacın altında şarkıyı duyduğu gün çocuğun doğum günü olarak kabul edilir. Anne, hamile kaldıktan sonra karnındaki bebeğini duyduğu bu şarkıyı söyleyerek bekler. Çocuk, doğum sırasında bu şarkıyla karşılanır. Uykuya dalması için ninni niyetine söylenir, düşüp bir yerini incittiğinde yine aynı şarkıyla avutulur. Yere düşerse veya dizi kanarsa, hemen kucağa alınır ve kulağına şarkısı söylenerek teskin edilir. Ergenlik törenlerinde, kutlamalarda, merasimlerde başarısını kutlamak ya da ödüllendirmek maksadıyla, toplu halde, annenin ağacın altında duyduğu o melodiye eşlik edilir. Buraya kadar tamam. 

Bir melodinin, insanın ömrü boyunca kalbinde taşıyacağı bir kimlik kartına dönüşmesi oldukça şiirsel bir şey. Ama şurası da var, eğer çocuk yüz kızartıcı bir suç işlerse, kabile ahlakını çiğneyen bir davranış gösterirse veya arkadaşlarına/ailesine kötü davranırsa, köy meydanına çağrılır ve etrafında bir çember oluşturularak yüksek sesle yüzüne karşı şarkısı söylenir. Yıllar önce bir ağacın altında annesine verdiği söz hatırlatılır yani. Bu bir cezalandırma biçimi değil, yalnızca bir hatırlatmadır! Şarkısını unutan, şarkısını yarıda yolda bırakan ve şarkısından uzaklaşan insana şarkıya dönmesini salık veren, melodiden yapılma bir kimlik hatırlatması. Şarkınızı hatırladığınızda, kendinizi hatırlarsınız çünkü. Afrikalı ilkel bir kabileden en sevdiğimiz şaire kadar uzanan o yol; şarkıya dön, o büyük serin sessizliğe.

Kâinatın Bekleme Odası
“Ölüm Denizi” namıyla bilinen kumdan bir derya. Zamanın içinde beş yüzbin kilometrekare boyunca akan derin bir boşluk. Terk edilemeyen mekân, manası ayniyle böyle. Coğrafi bir adlandırmayla, kâinatın bekleme odası; Taklamakan. Tanrı Dağları ile Kuenlun (Karanlık) Dağları arasında sonsuzluğun bekçisi gibi duran uzunca bir anlam. Kanatlı tulparların, divane mecnunların, ipek yüklü kervanların, ölümsüz masalların diyarı. Kitaro’nun duyduğu huzursuzlukla huzur arasında gidip gelen bir müzik. 

Taklamakan, kızgın kumlarla örülü kalbinde binlerce hikâye biriktirmiştir. Efsaneye göre, ıssız diyarların ve Demirdağların Efendisi namıyla bilinen Kayur isimli bir hükümdar yaşar imiş bir zamanlar bu topraklarda. Yüzünü kimsenin görmediği bir hükümdar. Bedenler değişse de, Kayur’un hiç değişmediği, hatta Kayur’un bir insan değil ıssız diyarları koruyan bir makam olduğu söylentileri kulaktan kulağa yayılıp durmuş. Kum fırtınalarının içinde sırlı bir sarayı varmış Kayur’un. Saray, uzaktan belli belirsiz görünen sulieti, bir görünüp bir kaybolan gölgesi ve yanına kadar ulaşanların giriş kapısının her seferinde kendi evlerinin odalarına açıldığını söylemeleriyle, yüzyıllar içinde efsanesinden daha büyük bir hale gelmiş. Issız diyarlar ve demirdağlar bolluk bereket içinde yaşamaya devam ederken, Kayur’un Evi de, Kayur gibi sırlandıkça büyümüş.

Ve bir gün ağır ve acımasız bir kıtlık çökmüş Kayur’un ülkesine. Karanlık her tarafı sarmış. Yıllar yılları kovalamış. Kıtlığın yedinci yılında, sırlı saray uzak tepelerden ağır ağır doğan bir güneş gibi görünmeye başlamış. Huzursuzluk ve tedirginlik, karanlığın koluna girerek saraya doğru yürümeye başlamış. Sarayın girişinde iki elçi karşılamış, karanlığın kollarında gelen konukları. Yedi yıldır süren kıtlık sebebiyle zor zamanlar geçiren halkına onları çok sevindirecek bir haber vereceğini iletmiş elçileriyle Kayur. Herkes bilirmiş ki; Kayur ancak sözüne köle bir hükümdardır. Atalarından miras kalan iki maharetli nesneyi, altın balta ve altın anahtarı; kıtlığı berekete, darlığı genişliğe, karanlığı da aydınlığa çevirmeleri için halkının önderlerine vermiş Kayur. Böylelikle sarayı yeniden sırlanmış. İki büyük halk (tebaa) varmış Kayur’un ülkesinde; Konurlar (Kazaklar) ve Elaviler (Uygurlar). Konurlar altın balta’yı alarak Altay Dağları’nı ortadan ikiye yararak serin ırmaklardan su getirmişler tarlalarına, bolluk ve bereket dolmuş hanelerine. Elaviler ise, altın anahtarla zamanı kurcalayarak bereket yıllarına dönmek üzere yola koyuldukları sırada, Kayur’un kızı Talsima’ya rastlamışlar. Talsima zamanın kapısının kurcalanmasına razı olmadığı için, babasının sözünden döndüğünü söyleyerek hileyle Elaviler’in elinden almış altın anahtarı. Kayur, kızı Talsima’ya delicesine öfkelenmiş. Saraya çağrılan Talsima, babasına anahtarı kaybettiğini söyleyince, Kayur da ceza olarak ıssız diyarların kalbine hapsetmiş kızını. Yüzyıllar içinde Kayur’un öfkesi, Talsima’nın gözyaşları ve Elaviler’in elemiyle, Taklamakan Çölü meydana gelmiş. Kumlu, sırlı ve zamansız. Taklamakan, Talsima’nın zindanıdır. Zamanın kapısında nöbetçi olmayı seçmiş bir kızın zindanı. Bu yüzden Taklamakan’ı geçebilen herkes, çok uzaklardan rüzgâr seslerine karışmış bir kızın çığlıklarını da duyduğunu söyleyecektir mutlaka. Zamanın içine hapsedilmiş, bir zaman nöbetçisini saklar Taklamakan.

Post Öykü 22