Mimarın Arayışı – Mahmut Sami Yıldız

Harper Lee’nin Bülbülü Öldürmek adlı ilk romanı 1960 yılında yayımlandı. Bu eser kısa zamanda büyük bir üne kavuştu, satış rekorları kırdı ve hatta Pulitzer Edebiyat Ödülü’ne layık görüldü. Bu kitaptan sonra Lee, elli beş sene boyunca tek bir eser dahi vermedi. Kimilerine göre bu durumun sebebi ikinci kitap kompleksiydi. Yani büyük bir başarının ardından gelen beklentileri karşılayamama kaygısı. 

Osman Cihangir’in Hemen Hemen Hiç adlı ikinci öykü kitabı hakkında olması beklenen bir yazının niçin bu şekilde başladığı merak edilmiş olabilir. Bunun için Post Öykü‘nün ilk sayısındaki ilk öyküyü, yani Osman Cihangir’in yayımlanan ilk öyküsü olan “Hasar Sözlüğü”nü hatırlamak gerekiyor. Cümlede ne kadar çok “ilk” geçiyor değil mi? İşte bu “ilk”lerin her biri, o vakitler öyküyle ilgilenen insanlar arasında büyük bir heyecan dalgasına sebep oldu. Özellikle “Hasar Sözlüğü”, büyük beğeni topladı. Zira alışılagelmişin dışında, sözlük biçiminde yazılan bu öykü, yalnızca biçimsel bir denemeden ve zeka gösterisinden ibaret değildi. Deneysel metinlerde sıkça rastlanan tahkiyenin zayıflaması tuzağından kaçabilmesinin yanında dil, üslup ve ritim olarak da son derece başarılıydı. Cihangir daha ilk öyküsüyle tozu dumana katmıştı. Peki bu başarıyı devam ettirebilecek miydi? Çıtasını aşabilecek miydi? Yoksa Lee gibi derin bir sessizliğe mi bürünecekti? Son sorunun cevabı malum. Gelin biz diğerlerinin peşine düşelim. 

Hemen Hemen Hiç, Osman Cihangir’in ikinci öykü kitabı. Büyük çoğunluğunda biçimsel denemelere şahit olduğumuz on iki öyküden oluşuyor. Deneysel metinleri “bir süredir” yavan, plastik ya da fazla yapay bulan biri olarak Cihangir’in öykülerini okurken bu hissiyatı neredeyse hiç yaşamadığımı itiraf etmeliyim. Zira Cihangir, öykülerindeki biçimsel denemeleri salt zeka gösterisi yahut farklı bir metin ortaya koymak amacıyla değil, ihtiyacı olduğundan yapıyor. Belli ki klasik öykü formu yazara yetmiyor. Biçimsel denemelere girişirken tahkiyeyi sağlama almayı ihmal etmemesi oldukça önemli. Zira günümüzde denenen biçimdeki bu farklılıklar, çoğu zaman esas olanın, yani hikâyenin önüne geçiyor. Cihangir ise biçimdeki oynamalar ile hikâyesini daha güçlü kılmayı başarabilen nadir yazarlardan. 

Biçim denemelerinin hikâyenin önüne geçme tehlikesi olduğu gibi okurun metne kapılmasını zorlaştırması da muhtemeldir. Zira okur, biçimsel numaraları incelerken hikâyenin ucunu kaçırıp öyküden kopabilir. Fakat yazar; gösterişten uzak, günlük yaşantıda kullanılan ve alabildiğine muzip bir dil kullanarak bu tehlikenin de üstesinden gelmeyi başarmış. 

Osman Cihangir’in öykülerini diri tutan bir diğer unsurun ise merak olduğunu söyleyebiliriz. Durumdan ziyade olayın baskın olduğu bu öykülerde hadiseler yavaş yavaş açılıyor, hikâye çatallanıyor ve sona yaklaşılırken çatallanan hikâyeler birbirleriyle bağlanarak etkili bir final ortaya konuyor. Bu açıdan yazarın, öykülerini en ufak detaylarına varıncaya kadar ince ince ördüğünü, bir anda değil de daha uzun bir sürece yayarak yazdığını düşünüyorum. Öyle ki bölümler hâlinde yazılan öykülerde bölüm sonlarındaki cümleler dahi finalde etkili bir şekilde bağlanıyor ve böylelikle final, daha da çarpıcı ve akılda kalıcı oluyor.

Öykülerde genel olarak işlenen temanın ise “ölüm” olduğu dikkat çekiyor. Bunalımlı bir anlatıdan ziyade ironik bir dille ölümü anlatmak ise epey riskli. Zira ölüm, varlığından bu yana insanı en çok korkutan, düşündüren ve içinden çıkmanın pek mümkün olmadığı bir kavram. Fakat Cihangir, ironik bir dil kullanmasına rağmen hem “ölüm” hakkındaki düşüncelerini, hislerini aktarıyor hem de zekice kurgulanmış olaylar silsilesi ile aynı temayı ele alan diğer birçok metinden farklı olarak okuru sıkmıyor. 

Ele alınan en önemli konulardan biri de kapitalizm eleştirisi. Elbette yazar, tepkili olduğu durumları öyküsüne taşıyabilir ve hatta taşımalıdır da. Fakat Hemen Hemen Hiç‘teki kimi öykülerde tüketim toplumu eleştirisi, kör göze parmak misalince sunulduğundan okuru rahatsız etmesi muhtemel. 

Kitaptaki özellikle son öykülerin Dede Korkut Hikâyeleri‘nden beslendiğine şahit oluyoruz. Geleneksel bir anlatıyı biçimsel denemelerle harmanlayarak günümüzdeki olaylara bağlayan Cihangir, bunu da gayet başarılı bir şekilde kotarmış. Gelgelelim yüzyıllar boyunca sözlü bir şekilde aktarılan bu hikâyelerin modernleşmesi yahut postmodernleşmesi hikâyelerin ruhundan parçalar koparıyor diye düşünüyorum. Elbette geleneksel anlatıların yeniden yazımı önemli. Fakat bunu yaparken muhtevayı korumak da epey meşakkatli oluyor. 

Velhasıl, Osman Cihangir, görkemli binalar inşa etmek isteyen mimarlar gibi kuruyor öykülerini. Modern dünyanın direttiği tek tip binaları kabul etmediği gibi klasik yapılardan da farklı olmasını arzuluyor. Şaşkın ve hayran. gözlerle ortaya çıkacak yapıtı beklemenin heyecanı ise… İşte o paha biçilmez.

Post Öykü 22