Öykü ile Yüzleşmek – Aykut Ertuğrul

“Her şeyi hikaye değiştiriyor.”
Ursula K. Le Guin

Bazı durumlar ve bazı sorunlar birbirine adeta yapışıktır. Bundan kurtulamazsınız, görmezden gelemezsiniz, kaçamazsınız. Bir doktorsanız, sizinle yeni tanışanların bile şikayetlerini dinlemeye alışık olmanız gerekir; avukatsanız akrabalarınızın hukuk danışmanısınızdır; muvazzaf askerseniz ömrünüz boyunca askerlik hikayesi dinlemek zorundasınız; belki bir kere bile anlatmaya fırsat bulamadan hem de. İçinde bolca kitap olan bir kitaplığa sahipseniz; “Bunların hepsini okudun mu?” sorusuna verecek bir cevabınız olmalı -U. Eco, “Hayır, bunlar okumadıklarım,” dermiş mesela- ve nihayet öykü yazarıysanız; “Efendim, öykü mü hikaye mi?” denmesine. Kah genç bir röportör tarafından kah yeni bir derginin edebiyata giriş denemesi soruşturması olarak, kah öyküyle ilgili bir sempozyumun ilk tebliğcisi olarak.

Baştan söylemekte fayda var: Bu yazı kendisiyle çelişiyor, çelişecek. Yazılışını mazur kılan gerekçe ise asıl hikayeye geçmeden önce öykü derken ne, hikaye derken ne demek istediğimizi açıklamanın her halükarda bir mecburiyet oluşu.

“Hikaye”nin Kısa Tarihi

Hikaye kelimesi, Kayahan Özgül’ün bu yazı boyunca bir kaç kez daha atıf yapacağım Hikayenin Romanı(1) yazısına göre Arapçada “hakave” fiilinden türetilmiş. Hakave fiili, “taklit etmek”, “bir metnin kopyasını çıkarmak”; aynı kökten, “heka” ise “benzemek, aynen nakletmek” anlamına geliyor. Özgül, kelimenin İngilizce’deki yolculuğunu ise şöyle açıklıyor:

“Story, kelimesinin ‘history’ ile bağı olduğu açıktır. (…) Üstelik Batı’da hikaye, öncelikle yazılan değil anlatılan bir formdur.”

Tabii benzer bir yaklaşımın Doğu için de geçerli olduğunu vurgulayalım. Hikaye, Doğu’da da tahkiye etmekle, anlatmakla ilgilidir; yani hikaye sözlü kültüre ait bir ifade aracıdır.

Tam burada varlık sebebinin, yazının ilerleyen bölümlerinde anlaşılacağını umduğum küçük bir okuma parçası koyacağım; W. Benjamin’in, “Adı size ne kadar tanıdık gelirse gelsin, hikaye anlatıcısının hayatımızda hiç bir hükmü yok,” diye başlayan Hikaye Anlatıcısı(2) yazısından bir bölüm:

İç Okuma Parçası: 

Hikaye Anlatıcısı

 Bütün hikaye anlatıcılarının beslendiği kaynak, ağızdan ağıza aktarılan tecrübedir(3). Hikayeleri yazıya geçirenler arasında en büyük olanlar, adı sanı bilinmeyen sayısız hikayecinin anlattıklarına en sadık kalanlardır. (…)

Her gerçek hikaye, açık ya da örtük biçimde yararlı bir şeyler barındırır. Bu yararlılık kimi hikayede bir ahlak dersi, başkasında bir nasihat, bir üçüncüsünde bir atasözü ya da düstur olabilir. Ama her durumda hikaye anlatıcısı okuruna akıl verebilecek kişidir.

(…)

Romancı ise kendisini tecrit etmiştir. Romanın doğduğu oda, en temel kaygılarından misal verip kendisini ifade edemeyen, kimsenin akıl vermediği, kimseye akıl vermeyen, tek başına kalmış bireydir. Roman hayatın bütün doluluğu içinde ve bu doluluğu tasvir ederek, yaşayanların derin akılsızlığını ortaya serer.

Önce dert vardı ve o dert anlatılabilmek için kendine hikayeyi buldu. Tarih boyunca hikaye/dert, farklı formlarda anlatıldı. Destanlar, şiirler, kıssalar, meseller, masallar, efsaneler… İnsanlığın zamanda ileriye doğru yürüyüşü devam ettikçe hikayenin ayrıntıları arttı, eksildi, derinleşti, yeni formlar ortaya çıktı.

Sözlü anlatılar ve hikaye anlatıcıları kaybolurken yazılı formlarda anlatılmaya devam etti hikaye. Formlar değişti ama insanlığın fıtratında olan hikaye anlatma ihtiyacı hayatiyetini sürdürdü.

Öykü’nün Kıpkısa Türkçe Tarihi

Modernizmle birlikte yeni iki form ortaya çıktı: Öykü (short story) ve roman (novel). Kundera’nın deyişiyle ontolojik olarak birbirinin aynı iki yeni form.

Osmanlı’da ve hatta Cumhuriyet’in ilk dönemlerinde öykünün bizdeki kelime karşılığı hala “hikaye”ydi. Hatta Halit Ziya’nın roman üzerine yazdığı kitabın adı bile Hikaye’dir.

Kutsal, ulusçu Türkiye Cumhuriyeti’nin kutsal Türkçecileri, zamanla hikaye kelimesini fazla Arapça bularak kelimenin “taklit etmek” anlamından yola çıkıp “öykü”yü (öykünmekten) icat ettiler. Kayahan Özgül, aynı yazısında “akıllara seza bir gericilik” der bu hal tarzı için. Haklıdır da. Ama bu “öykü” adını hayatımızdan kazımak için yeterli bir sebep midir?

İlk defa kim öykü dedi, ilk taşı kim attı, kimi dövmeliyiz bilmiyorum ama bu kelimenin şu kadar yıl sonra dilimize yerleştiği de bir başka yadsınamaz gerçek.

Malum “varlığın evi dil” aynı zamanda yaşayan bir organizmadır. Köken bilim ne derse desin, daha doğrusu kökleri ne olursa olsun, Batı’da hangi yolculuklarla nereden türetilmiş olursa olsun kelime şu anda dilimize kazandırılmış ve köklerinden ibaret olan anlamından çok daha fazla bir anlam kazanmıştır.

Hatta tepeden inme bir anlayışla lügate sokulan bu kavram tam da bizim hali pürmelalimizi gösterdiği için ibretliktir.

Modernleştirilme hikayemizin de tepeden inme olduğunu düşününce öykünün, sırf bu sebepten, modenleştirilmemizin edebiyatımızdaki anıtlarından biri olarak dahi bir değeri olabilir.

“Öykü”yü kabul etmeliyiz. Çünkü gölgelerle savaşmayı bırakırsak -dille savaşmak, Cumhuriyet ideolojisinin yaptığı gibi gölgelerle savaşmaya benzer, dil ve aslında halk sonunda sizi komik duruma düşürüp gönlü neyi istiyorsa onu alır ötesini bir çöp torbasına koyup yanı başınıza bırakıverir. Dayatılan sözcükleri kabullenmemek halkın direnme sanatıdır.- ortak bir zemin bulup uyuşmaz tamlamalardan daha hızlı kurtulabiliriz. “Öykünün kadim yolculuğu”, “geleneksel öykü anlayışı”, “modern öykü”, “Doğu’nun öykü damarı” gibi…

Dili kabul edersek, dilin evrimini, hayat hakkını; bunun bize yepyeni imkanlar açmayacağını kim söyleyebilir?

Ya “hikaye”miz?

Tekrar Kayahan Özgül’e dönelim:

“Hikaye kelimesi sanki bir formun adıymış gibi gösterilse de aslında ‘narration’ ve ‘fiction’ özelliği taşıdığı için ‘tahkiyeli’ diye anılan metinlerin müşterek adı hikayedir.

Hikaye kelimesi destandan masala, fıkradan, menkıbeye, romandan, tiyatroya hatta senaryoya varana kadar bütün tahkiyeli metinleri kucaklar. Bu genişliği ile kullanılan ‘hikaye’ genel adını bir formun namı olan ‘hikaye’ özel adından ayrı düşünmemizin tarihi çok yenilerdedir. O kadar ki, “halk hikayesi” derken dahi hikaye formunu değil, tahkiye edileni kast ederiz.”

Bu noktada “gelin hikayede buluşalım” mantığını da pek anlamak mümkün değil. Hikayeyi neden bir formla kısıtlamalıyız? Şimdiki haliyle, tam da olması gerektiği gibi romanı, öyküyü, sinemayı kuşatan, kapsayan daha geniş bir kavrama dönüşmüyor mu hikaye? Üstelik hikaye bu haliyle bu tanımıyla hem kadim köklerini korumuş oluyor hem de bu kökler üzerinden devşirdiği anlatıları bugün bize kadar taşımış oluyor. Tarihsel bakımdan bu kadar zengin bir ifade biçimini bugün öykünün formuna hapsetmek onun tarihsel bağlarını, köklerini, yüklerini de kesintiye uğratmak anlamına gelecektir.

Çünkü öykü ve roman, okuma parçamızda da belirtildiği gibi birçok maraza sahip. Modernizm’in çocuğu olan bir formun kalıpları içinde anlamı çok daha derin ve hadi bir kereliğine söyleyelim “kadim” olan hikayeyi nasıl kısıtlayabiliriz?

Modern dünyada yaşayan, modern bir eğitim sisteminden geçmiş modernist olmasa bile “zorunlu modern” olan bizler, hikaye etiketini modern bir türe yapıştırmaya çalışmak yerine hikayenin imkanlarını kovalayabiliriz pekala. Ömer Lekesiz’in 2009’da yazdığı Hikayemize Sahip Çıkalım yazısı da bu bağlamda önemlidir. Yazısında Mustafa Kutlu, Nazan Bekiroğlu, A. Şinasi Hisar örneklerini vererek adı anılan yazarların yazdıklarının bir kısmına öykü değil, hikaye demiş olmalarını vurgular. Gayet anlaşılır bir tespit ve teklif: Çünkü Doğu her ne kadar modernize olmuş olsa da hâlâ yükleme tamamlanamamıştır; daha doğrusu ortada paradoksal bir işletim sistemi sorunu mevcuttur. Batı icadı modernizm eleştirileri de -post modernizm, avangardizm vs- tam da bu yüzden Doğu aydınını pek de kesmemektedir. Öyküye dönersek bu modern türün sınırlarını Doğu anlatısı, Şark ruhu lehinde zorlaması gerektiğinin farkına varmıştır. (Ne kadar Doğulu olduğumuz, ne kadar Batılı olduğumuz elbette apayrı ve uzun bir bahis)

Ömer Lekesiz yazısını tam da bu kaygılarla “öykü değil hikaye yazmalıyız”ı ima ederek bitirir. Öykü hele hele roman mümkünse terk edilmelidir.

Oysa hikayeyi genel bir ad olarak kabul etmek, bizi yazı boyunca sözünü ettiğimiz kafa karışıklığından bir nebze olsa kurtarabilir.

Benjamin’in deyişiyle “tecrübe”yi, -hakikat bilgisini de içinde barındıran bir tecrübedir bu- içeren hikayenin genişliğini öyküye sığdırmaya çalışmak, hikayeye bir form dayatmak, olsa olsa hikayeye zarar verir.

Ömer Lekesiz’in tespiti üzerinden düşünmeye devam edersek, öyküyü / romanı terk edip “hikaye”ye dönmenin de bizi nostaljik bir uyuşmaya itme tehlikesi mevcuttur. Geleneğin –bizim söylediğimiz anlamda hikayenin- mazide kalmış donuk bir ziyaret nesnesi olmasına en başta Lekesiz, karşı çıkmış ve çıkmaktadır.

Doğu anlatısının, İslam geleneğinden doğan hikaye formlarının temel özellikleri/ilkeleri üzerine çalışmak ama bu tür –öykü- içinde kalmak, başlangıç için hiç fena bir fikir gibi gelmiyor bana.

“Hikaye”yi bir özel ad içine hapsetmek sevdasından vazgeçersek onun tarihin büyük bir kısmında hikmetle, iyi ve faydalı olanla, “deneyim”le kol kola süren yolculuğunu takip edebilmemiz de daha kolay olur kanaatindeyim. Öyküye yeni bir ad türetmek, hikayeyi etiketleyip bir forma yapıştırmaya çalışmak yerine hikayenin ruhu ve bugünün öyküsünde nasıl vücut bulduğu üzerine düşünmeye başlamalıyız. Böylece, umulur ki ya “hikaye” yeni bir forma doğru yönelecek ya da tüm bu çabanın sonunda “biz”e has bir öykü dili meydana gelecektir. Evet mümkündür.

(1) Kandille İskandil, M. Kayahan Özgül, Hece Yayınları
(2) Son Bakışta Aşk, Walter Benjamin, Metis Yayınları
(3) Metis Yayınları’nın çevirisinde bu kelime “deneyim” olarak çevrilmiş. Bu yazı yazılırken karşılaştığım başka bir çeviri (Everest Yayınları’ndan çıkan Leskov’a ait Büyülü Gezgin kitabına ek) “tecrübe” demeyi tercih etmiş. Tecrübeyi tercih ettim.

Çilingir 1’de yayımlanmıştır.