Şeb-i Destan – Tugay Özdemir

İstanbul
O gün yorgunsun. Evindeki divana oturmuş, yıllardır elin ayağın olan koltuk değneğini yanına dayamış, vücudunun sağlam kalan parçalarını dinlendiriyorsun. Aslında onlar gün boyu hareket etmekten değil aksine akşama değin hareketsiz kalmaktan halsiz düşmüş. Televizyonda bir o kanaldan bir bu kanala zıplıyorsun. Zaten ancak burada zıplayabiliyorsun. Hiçbiri seni tatmin etmiyor, vakti böyle harcıyorsun. Vakti harcama demişken aklına oğlun geliyor. Saat kaç oldu gelmedi diyorsun. Cidden saat kaç? Evet, on sıraları. Telefonu eline alıyorsun, arıyorsun, çalıyor, çalıyor, çalıyor, çalıy.. sonra açılıyor. –Oğlum nerdesin? + Baba, Boğaz Köprüsü kapatılmış, nedenini bilmiyoruz, o yüzden geç kaldık. Telefonu kapatıyorsun. Allah Allah noldu ki şimdi böyle? Terör saldırısı mı? Seninle birlikte herkesin öyle düşündüğünü bilmiyorsun. Tekrar kumandayı alıp kanalları dolaşıyorsun. Bir haber kanalına son dakika haberi olarak yansımış. Köprüler tanklarla kapatıldı! Tüylerin diken diken oluyor. Tank kelimesini duyunca tam otuz altı sene önceye gidiyorsun. Tank sesleri kulağında. Ardı arkası kesilmeden tüm anılar gözünde canlanıyor. Birbirini öldüren gençler, darbe bildirisi, sokağa çıkma yasakları, seni ve karını alıp evden götürmeleri, hapiste yattığın günler, burada sağlam bacağını ve karını bırakıp ömrün boyunca sakat kalacak bir bacakla eve gönderilmen, onlarca senedir tek başına hem annelik hem babalık yapman… Hepsi bir film şeridi gibi gözlerinin önünden geçiyor. Kanın çekiliyor. Bu darbe diyorsun. Alt başlıklar uçakların boğaz köprüsü üzerinde alçak uçuş yaptıkları uyarısını veriyor. Başını sallıyorsun. Bu bir tedbir değil, bu bir ihbar değil. Bu darbe! Çok geçmiyor, Cumhurbaşkanı sokağa diyor, meydanları boş bırakmayın. Ama diyorsun, bu halimle nasıl? Köprüde insanların katledildiğini görüyorsun. Bu halimle. İçindeki ses evet diyor. Bu vicdanının sesi olabilir. O sesle birlikte içinde şimdiye kadar yavaş akan kan hızlanıyor. Ayağa kalkıyorsun, değneğine sıkıca yapışıyorsun. Artık o sadece bir değnek değil, gerçekten senin bir parçan oluyor. Yıllar önce sakat kalan bacağının yerine geçiyor. Değneğin ete kemiğe bürünüyor. Kendini dışarı atıyorsun. Herkes ellerinde bayrakla yürüyor. Sen de yürüyorsun. Evet topallamıyorsun. Koşuyorsun. Başkalarının bacakları kırılmasın diye gidiyorsun. Aynı acıları yaşamamak için gidiyorsun. Bu kez değil diyorsun. Bu kez değil.

Yıllar sonra bu geceyi herkes gibi “İlk başta bomba ihbarı var sandım.”, diye anlatacaksın.

Ankara
Canın sıkılmış, için ferahlasın istemişsin, Kızılay’dasın. Oradan oraya koşan kalabalığın içinde sakince dolaşmak yıllardır içine huzur veriyor. Meydandan Karanfil’e çıkacaksın, Temmuz’un on beşi ama hava Eylül’ün başları gibi güzel diye aklından geçiriyorsun. Hatta yavaş yavaş yüzüne gülümsemeyi yayıyorsun. Gülümsemeni bir şeyler kesiyor. Bıçak değil, cam değil. Evet, bir jet sesi seni olduğun yere mıhlıyor. Olduğun yer neresi? Karanfil’e çıkan merdivenler. Sonra meydana ışıklanıyorsun. İnsanlar da ışıklanmış. Biraz önce bu kadar kalabalık değildi burası. Yine mi bomba patladı? Yine mi ihbar var? Ne oluyor diye soruyorsun? Sana bir küfür gibi gelen kelimeyi duyuyorsun. Darbe. Daha önce duymuş, dinlemiş, izlemiş, okumuş ama hiç darbeyle karşılaşmamışsın. Darbe nasıl olur diye aklından geçiyor. Aklından nasıllar, niçinler geçerken başının üstünden bir jet daha… Sonra silah sesleri… Her şey nasıl bu denli hızlı olabiliyor? Nereye gelmiştin? Evet, meydandaydın. Ama burası o bildiğin meydan değil. Her şey birbirine karışmış. Yeri göğü titreten bir ses duyuyorsun. Bir uçak daha mı? Hayır onlar bu kadar yavaş olamaz diyorsun. Sonra art arda dizilmiş iki tank görüyorsun. Ortalığı birbirine kata kata geliyorlar. İnsanlar ellerine ne geçirirlerse onlara atıyorlar. Allah Allah bu bizim tankımız değil mi? (İleride bunu tank bizimmiş ama içindekiler bizim değilmiş it soyları diye anlatacaksın) Şöyle bir titreyip kendine geldikten sonra tanklara doğru yürüyorsun. Adımların bugüne kadar hiç olmadığı kadar sağlam, emin. Adımların bıraksalar tankları ezecek. Büyüklerinin anlattıkları seksen darbesi hikayeleri böyle miydi? Hikaye gibiydi diyorsun, hatta masal gibi. Şimdi korkunç bir masalın içinde olduğunu anlıyorsun. Tank bir canavar olmuş karşında duruyor.  Kendine kuşbakışı bir göz atsan GTA II oyununun içinde olduğunu sanırsın. Ama sen Kızılay’dasın. Onu, canavarı durdurmalısın ama nasıl? Her yer dağılmış, ağaçlar sökülmüş, tankların üzerinden geçtiği arabalar yan yatmış. Bunca şeyi yiyip yok eden, ezip geçen canavarı nasıl durdurabilirsin. Canavarın nefesini keserek, evet, bacağını kopararak. Yerden büyükçe bir taş parçası buluyorsun. Tankın yavaşladığı bir anda paletlerine sıkıştırıyorsun. O koca tank hareket edemiyor. Olduğu yerde kalıyor. Sonra çevreyi bir uğultu alıyor. Hayır, bu kötü bir uğultu değil. İnsanlar hazine bulmuş gibi tankın üzerine üşüşüyor. Canavarın ağzını açıyor. Tüm bunlar olurken bir ses semayı kapsıyor. Bu kez ne silah, ne patlama, ne jet, ne tank sesi. Bu herkesin içini huzurla dolduran, göğsünü genişleten, güç veren bir ses. Tüm gözler Kocatepe’nin minarelerini arıyor.

Türkiye’de herhangi bir yer
Günün ağırlığı yaşlılığınla anlaşıp üstüne çökmüş. Zaten günlerin hep böyle: Sabah ezanıyla uyanıyor, yatsıya kadar belin bükük bir şekilde evin işiyle uğraşıyorsun. Oğlun, kızın olmamış. İstemediğinden değil takdir-i ilâhî. Kocanı kaybetmenin üstünden geçmiş on beş sene. Evet, isyan değil, takdir-i ilâhî. O gün de yatsıyı edâ edip büyük ölümü bekleyerek küçüğüne teslim olmuşsun. Aradan iki saat geçmemiş. Sela sesiyle uyanıyorsun. Allah Allah diyorsun. Kıyamet mi kopuyor yoksa, savaş mı var? Kalkıyorsun. Yıllar önce kocanın aldığı otuz yedi ekran televizyonu açıyorsun. Ajanslar verir ne olduğunu. Televizyonu açmanla ortalığın birbirine karıştığı görüntüleri görmen bir oluyor. Elini ağzına götürüyorsun. Fesuphanallah. Bismillah. Estağfurullah. Şimdi ne yapmalı? İnsanlar birbirine düşmüş. Savaş gibi bir şey çıkmış. Kaç yıl olmuştu, yine böyleydi ortalık. O zaman ne yapmıştın, ne yapmıştınız? Dua. Evet evden çıkamamıştınız, çıkartmamışlardı. Şimdi imkan var güç yok. Yine ne yapmalı, evet, dua. Televizyon açık. Gidiyor abdest alıyorsun. Yandaki odaya geçiyorsun. Hep misafirler için sakladığın o seccadeyi çıkarıyorsun. Seccadeyi yere serer sermez ferah bir koku yayılıyor. Bu koku biraz olsun içini rahatlatıyor. Gül kokusu, elbette insanın içini ferahlatır. İki rekat namaz kılıyorsun kırk rekat değerinde. Ellerini arşa değdiriyor, arşın eşiğine Türkiye’yi bırakıyorsun. Kurtar yâ Rab! Aldığın nefes İnşirah, verdiğin nefes Felak. Ne kadar süre geçmiş? Sabah ezanı okunuyor. Kalkıyorsun. Televizyonun başına gidiyorsun. Darbe teşebbüsü engellenmiş diyorlar. Ellerini kaldırıp göğsünün üzerine koyuyorsun. Elhamdülillah.

Yıllar sonra sen bunları bir destan gibi anlatacak mısın, anlatacak bir insan bulacak mısın hatta yaşayacak mısın bilinmez. Ama bu geceyi bir destan gibi anlatanlar; bu ülke bir ninelerin, dedelerin dualarıyla bir de şehitlerin, gazilerin kanıyla kurtuldu o gece dediklerinde bir fatiha huzuru duyacaksın.