Romanın Hikayesi: Şemsiye Tamircisi – Işık Yanar

İlk romanım Dört Adem’i henüz bir kitap olarak elime alamamıştım. Evliliğimin ilk aylarıydı. Sıkıntılı zamanlar geçiriyordum. Bu sıkıntılı zamanlarda dünya küçülür, küçülür ve tek bir meseleye bağlanır. Bu mesele, zamanla bütün dünyayı ele geçirir. Her şeyi onun verdiği karamsarlıkla görmeye ve değerlendirmeye başlarsınız. Bu durumdan kolayca kurtulmak mümkün değildir. Ama şunu da unutmamak gerekir: böyle zamanların bereketi kendine özgüdür; kolay kolay başka tecrübeyle elde edilemez. Yaşadığınız gerçekliğin, hayatınızı esir alışı, ona eşsiz bir değer verir. Bu değer, önce karamsarlık ve umutsuzluktan beslenebilir; ama ona daha geniş bir değer verdiğimizde, o artık bizim olur. Bu tecrübe, dünyanızı kontrol etmek için bulunmaz bir fırsattır.

İşte bu dünyanın küçülme hali, bizi belli başlı alışkanlıkların tutsağı yapabilir. Bu anlamda, tutsaklık iyidir aslında. Bir filmi defalarca izleyebilir, bir hikmetin peşinde okumalar yapabilir, belli bir yazarın veya düşünce ekolünün uzmanı olabilirsiniz. Bu hal içerisinde nostalji de canlanabilir. Hayatın kıyısındakilere dikkat kesilebilirsiniz; cep telefonu kullanmayan, e-posta adresi olmayan, kuruşların hesabını yapmak zorunda olan insanlara, hayat parçalarına da odaklanabilirsiniz. Eşsiz bir dönemdir dünyanın detaylarını keşfetmek için. Neyin geçici ve neyin kalıcı olduğunu görmek açısından size parayla satın alamayacağınız bir hüner verir. Yaşayıp gittiğimiz bu hayatın içinde, hiç değişmeyen, yenilenerek devam eden hikmetin ne olduğuna dair fikirler edinebilirsiniz.

İnsanın sevinerek değil de hüzünle, karamsarlıkla hayatın üzerindeki köpüğü, tozu üfleyebilmesi gariptir. Rüzgarın içindeki bir tüy gibi sürüklenip tutunacak bir şeyler aramak, eşyaları, dostlarımızı ve düşmanlarımızı fark etmemizi sağlar. Yaşadığım dar zamanda, her şeyin aile etrafında şekillendiğini fark ettim. Gördüğümüz şeyleri fark etmek sanıldığı gibi kolay değildir. Onları hep belli bir şey olarak fark ederiz. Hakikatlerini belli bir niyetin yansımaları olarak görürüz. Fakat işte tüm bu zorunluluklardan sıyrılıp küçük bir tutunma denemesiyle hakikatle karşılaşırsınız.

En tuhafı, bu hakikat aslında sizsinizdir. Mucize, siz. Kendinizi bildiğiniz zaman, bilemeyeceğiniz şey yoktur. Çünkü bir insandan endam eden medeniyet, tek tek her insan tekinde mayalanır ve tutar. Bu mayalanma dönemi, aileler içerisinde gerçekleşir.

Hayatımız her ne kadar dar zamanlara sıkışmış olsa da oradan çıkıp bütünlüğü yakalamak önemlidir. Çünkü onun, aşk, evlilik ve çocuk gibi tekrar eden, bize sorumluluklar yükleyen değerler üzerinde genişleyerek büyüyeceğini unutmamak lazım. Şemsiye Tamircisi’ndeki aile, işte böyle bir dar zamanı yaşıyordu: Geleceklerini, geçmişin hüznüyle kurmuş bireylerden oluşan bir aile. Bu hüzünlü aileyi, bir sahil kasabasına getiren şey, babanın gizli görevlerinin olmasıdır. Babanın peşine takılmıştır bir eş, oğul ve kız.

Baba, bizim kültürümüzde eli öpülen kişidir. Onun kurduğu dünyaya doğarız, onun seçimleriyle bir hayata sahip oluruz. Sokaklarda arkadaşlarımızla türlü oyunlar oynarız, kavgalara karışırız. Eve döndüğümüzde, babamızla karşılaşmaktan çekiniriz. Sigara içemeyiz. Onun yanında küfretmeyiz. Kumandayı istemeyiz. Saatlerce onunla beraber haber dinleriz. Televizyonu en iyi gören koltuğu onun için boşaltırız. Otomobili o kullanır. Yemek için beklenen adamdır.

Şemsiye tamircisi Refik, aşağı yukarı böyle bir babadır. Belki diğerlerinden daha sert olabilir. Bu sertlik, seçmiş olduğu hayat ve üstlendiği sorumlulukla ilgilidir. Bir sahil kasabasındaki hayatın içinde ama ona karışmamış bir ailenin sorumlulukları bile geçmişte alınmış yükün gölgesindedir. Mesih’i karşılamakla görevlidir. Bu görev, onun hayatını sıradan olmayan bir akışın içerisine yerleştirmiştir.

Beni Şemsiye Tamircisi’ne götüren süreç, dar zamanların işaret ettiği aile gerçeğiydi. El-bette, romanın finalinde, ailenin yaşadıklarının oluşturduğu imgeyi de fark edeceksinizdir. Onu da okuyanlar öğrensin…

Post Öykü 2