Şeyda Arslan’a sorduk

Ş

İlk defa “ben öykü yazacağım” bilinciyle bilgisayarın ya da masanın başına ne zaman oturdun? Neydi seni dürten?
Geçen sene şubat ayında ufak bir edebiyat grubuna dâhil oldum. İlk defa da o grupta, Siham’ın arka masalarından birinde “ben öykü yazacağım” dedim. Saadet’le beraber dedik, yanımdaydı o sırada. Belki ben de birçok kişi gibi ilkin şiire sarar, kendimi denerdim ama grupta başarılı bir genç şair (Burak Coşkun) de vardı ve katıldığım ilk toplantıda bir şiirini okumuştu, kâfi geldi. Madem devamlı yazıyorum derli toplu bir metin oluşturayım dedim. Öyküyle başladım, öyle de devam ettim. Varlığını hissettiğimiz ama yaşa(ya)madığımız efsunu hikâyelere yerleştirmek iyi hissettirdi. Geçen bu süreçte öyküyü hayli sevdiğim’çün nazı niyazı da batmıyor, ciddi düşünüyoruz.

Sence hikâye anlatılan bir şey mi, yoksa okunan bir şey mi?
İkisi de. Büyük büyük hep büyük dedelerimizin hikâyeyi anlatmaktan dillerinde tüy bitmiş. Esas hikâyemizi. Yazılan her şeyin esas hikâyenin torunu torbası olduğunu düşünelim. Bana önemli olan hep “anlatılan”mış gibi geliyor, eninde sonunda bizi komple yuvarlak içine alan da bir hikaye. En azından ben okuduğumun en çok hikâyesiyle ilgileniyorum. Elbette dil de hayli mühim ama öyküyü en öne taşıyan değil, zaten yazanda olması gereken bir nitelik gibi. Tüm bu kendi kendime konuşmalarıma alternatif olaraksa hikâyenin aslında yenilip yutulan bir şey olduğunu da söyleyebilirim, can boğazdan gelir.

Öykülerinde kullanmayı çok sevdiğin, fikrince kıymetli üç obje? Bir de olur ama yok deme. Hadi canım sen de, illaki vardır.
Olmaz olur mu, hatta ilki biraz klişe. Ayna kullanmayı çok seviyorum. Aynanın içinde gördüğümüz, dışında olan, bir de ikisi arasında farkında olmadan devamlı sığındığımız ince çizgi cazip geliyor. İkincisi, çizgili baba gömleği. Bir kez kullanmıştım ama ne zaman bir baba karakteri yazsam üzerinde bu gömlek vardır illa, okura belirtmesem de. Son olarak raflar. Evet, çoğul, hepsi. Bilhassa isteksiz kollarca uzanılamayacak kadar yükseğe yerleştirdiğim rafları seviyorum.

Öykü dosyan ne zaman hazır olacak? Ne zaman şöyle ağız tadıyla reel dünyadan çıkıp Şeyda Arslan’ın dünyasında kapı kapı gezeceğiz? Korkma ben yayıncı değil editörüm.
Editörlerden zarar gelmez diyorsun, pekâlâ. O hâlde konuşalım bunu. Şaka bir yana dosya için hayli erken olduğunu düşünüyorum. Öykü kurmayı çok seviyorum, heyecanlanıyorum, eğleniyorum (bunlardan geldikleri yerde daha çok var, sıkılırsınız). Bir dergide yayımlandığında da yazarken bana hissettirdikleri acaba birkaç kişiye daha ulaşacak mı heyecanı oluyor. Ama dosya hazırlamak, o iş için henüz yeterli olduğumu düşünmüyorum açıkçası. Şimdilik böyle bir planım olmadığını söyleyeyim. Bırakalım dağınık kalsın. Yine de soruş şekli ufaktan mutlu etmedi, bi’ “olur mu ki yav” dedirtmedi değil. Teşekkür ederim çokça.

İnsan suretinde bir Cin gelip, çok pişmanım, Hak yolundan uzaklaştım, hayatımı insanları öldürerek harcadım, diyor ve sana bir elma uzatıyor. Sonra ekliyor, eğer kim bu sihirli elmadan bir ısırık alırsa beni öldürmüş olur. Kalbim o an, orada duruverir. Şimdi yaşamım bir insanın ellerinde, der ve uzaklaşır. Ne yaparsın?
Yetkili merci olmaktan hoşlanmam ama elma da lezzetli görünüyor hani. Versene bir bakayım, ithal mi bu? Pardon kardeş ne diyordun sen, evet çok adam öldürdün. Hı hı, sonra noldu, bir daha anlat, dinliyorum. Hart!

Aslında soruyu okuyunca ilkin merhametimi şöyle bir yokladım. Ama olayda insanoğlunun ellerine bırakılmış bir elma var. Hikâyenin sonunu az buçuk biliyoruz hepimiz, kimse beni suçlamasın.

Post Öykü 19
s. 32-33