Varlık Dergisinin İdeası ve Suretleri – Asım Öz

V

15 Temmuz 1933’te Ankara’da çıkmaya başlayan Varlık dergisi, ilk sayısından Nisan 2018 tarihli 1327 numaralı sayısına kadar siyaset, edebiyat ve kültür dünyasında önemli bir rol oynamıştır. Yeni anlayışlara ve imzalara “açık” olan dergi, dönemler içindeki tercihleriyle düşünüldüğünde sadece bir edebiyat yahut yayıncılık “olayı” değil, aynı zamanda Cumhuriyet Türkiye’sinin temel yönelimlerinin de tarihidir.

Kemalizm’in toplumsal dönüşümü gerçekleştirmek için kültürel, eğitsel, toplumsal sermaye ile bilişsel inşayı içeren simgesel sermayeye yapmış olduğu yatırımı görebileceğimiz alanların başında kültür ve edebiyat yayınları yer alır. Bu yüzden Türkiye’de süreli yayınların sosyolojisini ele alan çalışmalar, Varlık dergisini inceleme yordamının temel çerçevesi olarak Kemalizm kategorisini kullanır. Kemalizm’in muhtelif tarihi ve siyasi bağlamlardaki gerçek statüsüne odaklanan onca çalışmaya karşın, Kemalist kültür politikalarının detaylı analizine girişilmediği düşünülürse başlangıç düzeyindeki bu açıklama tarzının bile ne kadar önemli olduğu hemen fark edilir.

Varlık dergisinin detaylı ve eksiksiz bir analizini sunmak için nasıl hareket edilmesi gerektiği noktasında Kemalist kültür politikalarının ve edebiyat anlayışlarının oluşumundaki etkin rolüne bakılabilir. Dergi “Yokluk içinde Varlık” çerçevesinde izlediği yayın politikasıyla edebiyat ve kültür dünyasında önemini hissettirmiş, dönemlere göre farklılık arz eden yayınlarıyla bir şekilde kendini yenileyerek ayakta kalmanın yolunu bulmuştur. Hiç şüphesiz Antonio Gramsci’nin hegemonya kavramını geliştirdiği 1930’lardan sonra neler olup bittiğini dikkate almaksızın Varlık‘ın bilinç topografyasını arşınlayan isabetli bir yorumda bulunulamaz. Cumhuriyet devrinin 1923-1930 arasındaki politikalarının radikalleştiği ve belli ölçüde kurumsallaştığı bir dönem olan 1930’lar aynı zamanda Osmanlı kültürünün yerini alacak yeni bir anlam sisteminin kurulması yahut “Yeni Adam”a yön verecek Cumhuriyetçi “seküler ethos” için yoğun çaba harcanan yıllardır.

Kültürel Münaferet
Dikkatli bir okuma ve çözümleme bize şunu gösterir: Kemalizm, kültürün siyasal alanı kurma yahut tahkim etme misyonundan ayrı ele alınamaz. Zaten Kemalizm olarak adlandırılan ideolojinin birçok temasının Kadro dergisi etrafında organize olan bir grup aydının işi olduğunu biliriz. Bu aydınlar, 1932 ile 1935 yılları arasında Mustafa Kemal’in fikirlerinin sistematik bir ideolojiye dönüştürülmesi görevini üstlenmişlerdi. Fakat bunun edebiyat yönü büyük ölçüde Varlık dergisince biçimlendirildiği için her iki dergiyi birlikte ele alıp değerlendirmek hem dönemin yatkınlıklarını daha iyi kavramayı hem de farklı yorumların belirginlik kazanmasını sağlayabilir. Varlık, ilk sayısından itibaren “memleketin hakiki sanat mecmuası” olduğu iddiasıyla Kemalizm vurgusu yapar ve zamanla devletin kanatları altında yoluna emin adımlarla devam eder. Derginin çok partili hayata geçildikten sonra da desteklenmeye devam ettiğini biliyoruz. Sol cenahta Kemalist kültürden ricat anlatılarının hız kazandığı Demokrat Parti (DP) döneminde bile bu durum akamete uğramaz. Bu çerçevede yazar ama aynı zamanda DP devrinde Sanayi Bakanlığı görevini üstlenen Samet Ağaoğlu’nun anlattıkları zikre değer. Kâğıt darlığının arttığı yıllarda bakan olan Ağaoğlu, İlk Köşe Edebiyat Hatıraları (2013) kitabında yayınladıkları dergilerine ve kitaplarına kâğıt tahsisi için başvuran ideal, inanç ayrılığı göstermeden herkesin isteklerini karşılamaya çalıştığını anlatır. Hiç şüphesiz onun bunu dile getirmesinin sebebi, Varlık dergisini çıkaran Yaşar Nabi Nayır’ın, 27 Mayıs 1960 darbesinin ardından Ağaoğlu’nu, kurucuları arasında yer aldığı Türk Edebiyatçılar Birliği’nden çıkartma girişiminin baş aktörlerinden biri oluşudur.

Derginin kurucusu ve en uzun süreli yayın yönetmeni Yaşar Nabi Nayır’ın da etkisiyle 1933’ten 1980’lere kadar “Varlık dergiciliği” diyebileceğimiz bir göstergeden söz edebiliriz. Bu abartılı bulunmamalıdır, çünkü “çılgın bir kaplana binmişçesine” yayın alanında kalıcı iz bırakan Yaşar Nabi’nin, 1981’de ölümünden sonra derginin yayın yönetmenliğini üstlenen tüm isimlerin yayıncılık muhayyilesi onun kadar gelişkin değildi. Nitekim gerek Konur Ertop (1981-1883), gerek Kemal Özer (1983-1990) gerekse Enver Ercan (1990-2018) dönemlerinde Varlık Yayınları ciddi bir atılım yapamadı ve bu da ister istemez derginin irtifa kaybı yaşamasını beraberinde getirdi. Dolayısıyla Yaşar Nabi’nin mirasını “en doğru anlayan” kişinin “edebiyat dinine mensup” Enver Ercan olduğu şeklindeki tespit çok gerçekçi değil. Şüphesiz bunun neden böyle olduğuna dair çok sebep sayılabilir. Hangisi daha ağır basar, diye Ülkü Tamer’e sorduğumuzda Yaşamak Hatırlamaktır‘a bakmamız gerekir. Tamer, 2004’te yayımlanan kitabının Yaşar Nabi Nayır’ı anlattığı satırlarında şöyle demektedir: “Yaşar Nabi profesyonel bir amatördü. Yaşamı boyunca profesyonelliğin bütün gereklerini titizlikle yerine getirdi ama bunu yaparken amatörlüğünü, o coşkusunu hiç yitirmedi.”

Şurası açık ki Kemalizm ve 1960 sonrasındaki sol-Kemalist yatkınlıklar her zaman Varlık tarafından desteklendi. Belki bu yüzden Ertuğrul Günay’ın Kültür ve Turizm Bakanlığı döneminde yayımlanan Yaşar Nabi Nayır ve Varlık Dergisi (2010) kitabı “Bizler birbirimizde kolayca kendimizi bulmuyor muyuz?” anlayışını yansıttığı için haddinden fazla tek seslidir. Geç modern zamanların yerleşik sistemi altüst ettiği 1990’lar ve 2000’lerde ise edebiyat ve sanattan ziyade siyasi taraflarıyla öne çıkan Varlık, sol siyasi mecralardaki teorik arayışları ve muhalefet tarzlarını çeşitli veçheleriyle omuzlamaya çalıştı. Bununla beraber, “ümmet” ve “kulluk” kavramlarını 1960’lardaki sol-Kemalizm yorumlarının bakiyesiyle tahfif ederek reddetti. Kültürel açılım yapmaya matuf girişimleri ise bir türlü kuşatıcı olmadı. Devlet, şiddet, beden, erkeklik, anarşizm, minör politika, Avrupa Birliği, Ortadoğu, yeni eğitim sistemi, siber zorbalık, post-yapısalcılık, Köy Enstitüleri, prekarya gibi temaları dikkate aldığımızda 1930’lardaki Kemalist bakiyenin ötesinde birtakım tezahürlerden söz açabiliriz. Hatta derginin “edebiyat dergisi olmaktan çıktığına” işaret eden erken tarihli değerlendirmelere de dikkatle eğilebiliriz. Gelgelelim Bobby Salman Sayyid’in Fundamentalizm Korkusu (2017) kitabında yaptığı gibi Kemalizm’i İslâm ve Batı arasındaki bir münaferet noktası kabul edersek aslında gelecek vaatleri açısından bir kopuştan değil çok doğru bir şekilde devamlılıktan bahsetmiş oluruz.

Varlık‘ın Kemalist telakkinin kalelerinden biri oluşunun pek çok göstergesi bulunabilir. Hem zaten İslâm bu zaviyeden tüm Kemalist söylemlerin “kurucu dışı” olarak tanımlanır. Köy Enstitülü yazarların daima yanında yer alan derginin, 1946’dan itibaren aynı adla kurduğu yayınevi sayesinde ciddi bir merkez haline geldiğini de kaydetmeliyiz. Varlık kitaplarının iç kapağında meşale tutan eli de sembolik bir okumaya tabi tutarak bunu doğrudan Yunan felsefesine bağlayabiliriz. Aslında Sayyid’in analizi aynı zamanda bize Varlık dergisinin 1990’lardan günümüze uzanan sürecinin hangi büyük anlatıdan hareketle yapılabileceğini de yeniden düşünmeye davet eder. Yoksa Erdal Öz’ün Necip Fazıl hakkındaki avara kasnak yazısının nasıl olup da 28 Şubat 1997’deki askeri darbe sürecinde Varlık dergisinde yayınlanabildiğini anlama imkânından mahrum oluruz.

Trajik Başarının İzinde
Mevlana, Rilke ve Muhammed İkbal muhibbi Annamarie Schimmel, Doğudan Batıya (2017) adıyla yayımlanan otobiyografisinde, 1950’lerde Oğuz Atay’ın Bir Bilim Adamının Romanı (1975) eserini yazacak kadar değer verdiği Mustafa İnan ile eşi Jale İnan’ın Pangaltı’daki evlerine misafir olur. Fasılalarla devam eden İstanbul’un kültürel keşfi sürecinde Varlık dergisi çevresiyle tartışmalarından söz etmeyi de ihmal etmez. Schimmel’i bu çevrenin Maçka’daki meşhur Salı buluşmalarına götüren kişi toplantıların müdavimlerinden ve ilk şiirleri Varlık‘ta yayımlanan Behçet Necatigil’den başkası değildir. Şiir zevki oldukça gelişkin olan Schimmel, genç şairlerin heyecanla kadim şiir aleyhinde öne sürdükleri klişe izahlara değinirken; “Varlık dergisi etrafında toplanan ilerici gruptan” ve Türkiye’de Arap harflerinin yerine ikame edilen Latin harfleriyle birlikte “milyonlarca genç insanın kültüründen ve mazisinden koparılmasından” bahseder. Pek bilinmeyen bu hatıra sanırım daha geniş bir çerçeveye katkı sunması bakımından dikkatle okunmayı hak ediyor. Schimmel’in Varlık ile alfabe değişikliğini birlikte anması bahsettiğimiz kültürel dönüşümün trajik başarısından kaynaklanır. Bu bakış açısı halen varlığını koruduğu için 1930’larda dil ve tarih üzerindeki çalışmaların eleştirisiz bir şekilde savunusu söz konusudur. Hatta söz konusu dergiciliği, kışkırtıcı bir şekilde Türkiye’nin kültür ve sanat telakkisinin “sömürgeleştirilmesi” çerçevesinde görmemiz gerektiğini öne sürebiliriz. Nitekim derginin banisi Yaşar Nabi Nayır’ın dergide yayımlanacak eserlerin dilinin öztürkçe olmasını istemesi de sebepsiz değildir. Keza meşru eserler ve zevkler hiyerarşisi Kemalizm’le biçimlenen Nayır Halit Ziya Uşaklıgil’in dergiye gönderdiği bir yazısını “alaturka musikiyi övüyor” gerekçesiyle basmayı reddetmiş, dahası bunun “yazara zararının dokunacağını” iletmiştir.

Şimdi biraz da son zamanlardaki sayılarından söz etmek gerekiyor. Varlık dergisinin 15 Temmuz darbe girişimi akabindeki sayılarına bakıldığında sol edebiyat dergilerinin genel eğiliminin dışında konumlandığını söyleyebiliriz. Zira Gezi sonrasında depreşen militanlığın sönümlenmesinin ardından siyasi içerikli dergiler dahi edebiyat ve kültür ağırlıklı bir yönelime sahiptir. Bunun pek çok göstergesi var ama bunlardan sadece birini; Tanıl Bora’nın Birikim dergisindeki (sayı:347) şu cümleleri okumak suretiyle de kavrayabiliriz: “Son zamanlarda Türkiye’de (…) artan bir sanat-edebiyat ilgisi gözleniyor. Kimisi kaçış olarak görecektir, bazen sahiden de kaçıştır. (…) Akıl ve ruh sağlığını koruma, maneviyatını tahkim etme gayreti.” Yakın dönemde ortaya çıkan bu temayül bir genişleme kabiliyeti olarak geri döner mi bilinmez. Buna karşın edebiyat ve kültür öncelikli/ağırlıklı Varlık, iktidar odaklarıyla mesafeli olmanın ötesine geçerek siyasi iktidar eleştirisini ve başkaldıran sanatçı figürünü öne çıkarıyor. Hatta böylesi yatkınlıkları bulunan sanatçı ve akademisyenler için uygun bir tribün işlevi görüyor. “Sünni İslâm”, “Osmanlı mirası”, “İslâmcı muhafazakârlık”, “politik İslâm” “alternatif kültürel içerikler” terkipleri etrafındaki bayağı kanaatler derginin günümüzdeki hissiyatını yansıtması bakımından dikkate değer. Bayağılığın sebebi, metinlerin yüzeyselliğinden ve düşünmeye sevk etmeyişinden kaynaklanır. Peki, Varlık‘ın edebiyat alanının ötesine uzanan ideolojik topografyasını yansıtan dosyalarla okuyucu karşısına çıkmasının sebebi nedir? Bunun için adı dergi genel yayın yönetmenin üstünde yer alan yazı işleri müdürü Filiz Nayır Deniztekin’in tercihlerine bakılmalı. Çünkü o Varlık‘ın 1990’lardan sonraki genel yayın yönetmeninden “ülkemizde yaşanmakta olan sosyokültürel, sosyopolitik gelişim ve değişimi bütün boyutlarıyla yansıtan ve gündem oluşturan bir dergi olmasını” özellikle istemiştir.

Varlık, politik olana/alana doğru genişleyen bir mahfil konumuna sahip olduğu için sayfalarında yer verdiği şiir ve öykülerle öne çıkmayı başaramıyor. Hal böyle olunca dergi kültürel iktidar konulu sayısında dahi, şiir ve öykü başta olmak üzere daha nitelikli göstergeler üzerinden yol alıp Türk edebiyatındaki gelişmeler adına ferahlamak yerine sürekli karabasan üreten kötü örnekleri gündeme taşımayı tercih ediyor. Lacivert ve Cins dergilerinin mizah dergisi olarak ele alınması gibi cehli mürekkep yansımalar da cabası tabii. Dergiyi var kılan temel yönelimin çok belirgin bir şekilde ortaya konduğu kültürel iktidar meselesinin irdelendiği sayıdaki (1320) Kemalizm vurgusu göz ardı edilemez. Şurası açık ki Varlık‘ın kültürel alanda alternatif fikrine dahi tahammülü yok: “Bu yaşananlar Mustafa Kemal’in önderliğinde gerçekleştirilen kazanımlara/ devrimlere dönük karşı çıkışın yeni ve güçlü halkasını oluşturuyor. Değerlerine karşı çıktıkları Cumhuriyet’in bağımsızlığı sağlayarak kendilerine de yaşam hakkı sağladığını göz ardı ediyorlar.” Cumhuriyet Türkiye’sinin sembollerinin işlevsizleşmesi Varlık çevresinin korkularını ve endişelerini her geçen gün arttırır. Bunu yansıtan onlarca sayısının ardından okurlarla buluşan “Sokağın Tekinsiz Sesleri” başlıklı dosya konusundan hareketle rahatlıkla “Varlık Sokağı” diyebileceğimiz bir icra tarzından söz edebiliriz. Derginin, majör ve minör stratejileri gündeme taşımasının, bunların ilk ortaya çıkışından farklı bir eylemi içerdiğini de vurgulamak gerekir. Dolayısıyla dergide yeni anlam kazanan düşünürleri, açıklama biçimlerini yahut temaları belirleyen konteksti dikkate almadan Varlık dergisinin yönelimlerini dahası suretlerini bütünlüklü bir şekilde kavrayamayız. Sözgelimi 2007 genel seçimlerinin ardından çıkardığı sayılar bir yana, sokağın tekinsizliği üzerinden minör muhalefet imkânları arayan son sayısındaki yazılara bu gözle bakabiliriz.

Şurası son derece açık: Türkiye’de Kemalizm çalışmaları genelde 1930’lara odaklanan incelemeler alanında sınırlı kalma eğiliminde olmuştur. Hiç şüphesiz, Kemalizm’i “İslâm’ın artık siyasal düzenin başat göstereni olmadığı İslâm dünyasındaki hegemonik bir siyasal söylemi tasvir etmek” maksadıyla kullandığımızda bu süreci kısmen de olsa tersyüz etmeye matuf girişimler karşısında gelişen reflekslere bakmak daha yararlı sonuçlar ortaya koyabilir. Varlık dergisinin son sayısında İstanbul sokaklarının Batılı sokaklara benzemeyişinden duyulan hayal kırıklığının ifade edilmesi bunun tipik bir göstergesidir. Nilgün Tutal-Ege Ülken imzalı “Siya Siya Direniş” yazısında şöyle deniyor mesela: “Ülkedeki muhafazakârlık ve denetim sokakları da işgali altına alıyor.” Kentsel dönüşüm çerçevesinde Eskişehirlilerin “modernleşmeye yatkın habituslarına” yapılan özel vurgu ise hemen göze çarpar. Ne var ki Türkiye sokaklarına baktığında karabasan gören bu kahrediş yaratıcı bir melankoliye de dönüşemiyor. İstanbul’un Batılı yüzünün Beşiktaş, Kadıköy ve İstiklal gibi belli mekânlarıyla sınırlı oluşuna yapılan vurgudan yola çıkarsak; kültürel iktidar tartışmalarını günün birinde, kültürü yorumlamaya katkı sağlayacak bir terime dönüşeceği kesin olan kültürel muhalefet üzerinden sürdürmenin daha yararlı olacağını rahatlıkla söyleyebiliriz.

Yıllardır fasılasız çıkan Varlık dergisini enine boyuna tüm boyutlarıyla çerçevelemek çok kolay değil. Dönemler içinde şekillenen siyasi, sosyal ve kültürel ayrıntılar var. Can alıcı soru şu: Kültürün siyasal veçhelerinin yeniden konuşulmaya başladığı bir dönemde Varlık bütünlüklü bir şekilde nasıl ele alınabilir? Kanaatim odur ki Varlık koleksiyonunun, 1933-1960, 1960-1990- 1990-2018 şeklinde üç döneme ayrılarak incelenmesi Türkiye’de kültürün ve edebiyatın yaşadığı dönüşümü kavramak bakımından bakış açılarına zemin hazırlayabilir. Bu tasnif, hayalini başka türlü kuramayacağımız yeni yorumlara kapı aralar ve bizlere derginin tarihini yazmak için daha fazla malzeme sağlar. Tabii bir de anılar ve mektuplar faslı var ki o da ayrı bir bahis.

Post Öykü 22
s. 85-91