Yadırgatmanın Estetiği – Bülent Ayyıldız

Borges’in “Pierre Menard, Don Quixote’un Yazarı” adlı öyküsünde, Pierre Menard adlı karakter Don Quixote romanını 20. yüzyılda tekrar yazar. Anlatıcı, Menard’ın yazdığı bölümlere bayılmıştır ve eseri Cervantes’in romanıyla karşılaştırır. Mukayese edilen metinler noktasından virgülüne kadar aynı olmasına rağmen, anlatıcıya göre Cervantes de iyi iş çıkarmıştır ama “bayağı bir aydın” olmaktan öte gidemez. Oysa Menard harikulade bir metin oluşturmuştur. Borges hikâyede ironik bir dil kullansa da hak vereceğimiz noktalar var. Menard’ın eserinin daha iyi olmasının en önemli sebebi “zaman” olsa gerek. Freudlar, Marxlar ya da Tolstoylar görmüş bir yazarı ve eserini çağının şartlarıyla değerlendiren okur, elbette Cervantes’in yazdığı eserin çok üstünde ve ötesinde bir metin bulacaktır. Sanıyorum yeniden yazımın özü de bu.

Kurmaca eserler hiç değişikliğe uğramasa bile yorumlaması okunduğu çağa göre değişiklik gösterir. Ya da üzerinden yüzyıllar geçmesine gerek yok. Aynı metinden senin anladığınla benim anladığım farklıdır. Hatta aynı metni ilk okumamla ikinci ya da üçüncü kez okuduğumda farklı noktalara odaklanırım ve farklı analizler yaparım. Yeniden yazım üzerinden önümüze düşen eserler de orijinalinden farklıdır. Tabii yeniden yazım deyince çok geniş içeriği olan bir alan geliyor aklıma. Propp’un biçimbilimsel yaklaşımından bakacak olursak, ki kendisi masal karakterlerinin işlevini otuz bir ile kısıtlamıştır, yeniden yazım olmayan eser yok zaten. Ya da hangimiz Jung’un arketipleriyle karşılaşmadık şu namütenahi kurmaca dünyasında?

Ancak, postmodern söylem çerçevesinden, yeniden yazımın belli başlı tekniklerle uygulandığını gösterirsem konuyu rahatlatmış olurum. Pastiş, parodi, üstanlatı, metinlerarasılık, kinaye (allusion) gibi yöntemlerle farklı metinler farklı biçimlere evrilir. Yıl olmuş 2018, peki insan evladı yazarlar neden hâlâ aynı konuları, anlatıları ve sair kullanıyor? Akla ilk gelen cevap, insanlar ortak geçmişlerini ve kültürel kodlarını, kimlik bilincini yansıtan eserleri tekrar tekrar yazmayı seviyor demek ki… Akla gelen bir diğer soru, (dikkat yüzyılın goygoyu geliyor) edebiyat tükeniyor mu? Sınırsız diye bilinen hayal gücümüz yoksa nakıs mı? Bu acizlikle yaşayacak mıyım doktor bey, doğruyu söyleyin? Yaşarız, sıkıntı yok. 

Yeniden yazım edebiyatı tüketmenin aksine yaşatır, canlandırır, dinçleştirir, ab-ı hayat olur falan filan… Yukarıda bahsettiğim Borges hikâyesinde de görüldüğü gibi, bir şeyi tekrar anlatmaya kalktığımızda o şey değişir. Borges, olayı kendi başından değil de Menard’ın başından geçiyormuş gibi anlatarak zaten bir farklılık getirmiştir. Bir eser zaten yazılmışken, tıpkısının tekrar yazılması şahsen ilgimi çeker. Okurum, okuturum. Zaten bir nehirde iki kere yıkan… (Tamam tamam söylemiyorum).

En baştan başlayalım. Yeniden yazım niçün yapılır? Edebiyat âlemini bir endüstri olarak düşünürsek, yani ekonomiye dayalı, kâr amaçlı bir sektör olarak tasavvur edersek (ben düşündüm ve işe yaramadı ama siz de zorlayın), bir kere yeniden yazım “banko oynamak” ya da garanti yatırımdır. Hemen bir diğer endüstri olan sinema sektörüne bakalım. Hollywood’ta şöyle bir tez vardır: Eğer bir film iyi hâsılat getirdiyse, o filmin devamı ilk hâsılatın en az yarısı kadar para getirir. Kesin bilgi. Bu yüzden seri filmleri aldı başını gitti. (Star Wars, Rambo, Rocky, Hunger Games, Matrix, Godfather, Superman, Batman vs.) Filme uyarlanan serileşmiş kitapları da piyasada görüyoruz. Uyarlanmamış olanları dahi endüstriyel açıdan başarılı; ama onlar popüler edebiyat diyeceksiniz. Ben o aradaki ince çizgiyi kaybettim. Bu popüler edebiyat vs. ciddi edebiyat sınırına kim karar veriyor. Ciddi edebiyat eğer gerçekten iyiyse kaçınılmaz olarak popülerleşecektir. Neyse bu konu ayrı. 

Güncel Edebiyatta Yeniden Yazım
Ta yukarılarda bir yerlerde postmodern çerçeveden ele alalım olayı demiştim. Evet, öyleyse farklı kullanım şekilleri ve amaçları görüyoruz. Postmodernizm zaten başlı başına modernizmin yeniden yazımı olarak değerlendiriliyor. Şimdi koca koca isimlere atıfta bulunarak hava atmak istemiyorum; ama öyle diyorlar. Postmodernizm de lastik donu gibi bir şey olduğundan, ne desek yediriyoruz. Tarihsel üstkurmaca (historiographicmetafiction) denilen teknikte (Linda Hutcheon’a göre postmodernizmin kendisi zaten tarihsel üstkurmacadır.) tarihin yeniden yazımını müşahede etmek mümkün. Örneğin, E. L. Doctorow’un Caz Dönemi (Ragtime) adlı eserinde 1900’lerin başlarındaki Amerikan tarihinin farklı bir versiyonu anlatılır. Paralel evrenler kadar da farklı değil canım. Hikâyede ünlü isimlerin (Sihirbaz Houdini, Henry Ford ve Freud gibi) hayatlarının kesiştiği noktalardan bahsedilir, sanki anlatıcı bizzat onlarla tanışmıştır. Hatta Houdini, Avusturya veliahttı Ferdinand’a dikkat edin der de bizim oğlan kaale almaz; oysa savaşın çıkmasını engelleyecek mesajdır o; ama esas olarak kitap, Alman yazar Heinrich von Kleist’ın 1811 yılında kaleme aldığı Michael Kohihaas adlı novellanın yeniden yazımıdır. Bu Almanca eser de 16. yüzyılda yaşayan Hans Kohlhase adlı şahıstan esinlenmiştir zaten. Neyse, Doctorow da Coalhouse Walker diye benzer bir karakter yaratarak zamanın Amerika’sındaki ırkçılığa değinir. Yani yeniden yazımın sebeplerinden biri de kültürel ve yerel uyarlamalara giderek bir kimlik ve toplum eleştirisi yapabilmektir aynı zamanda.

Geçelim. Benzer ama farklı bir tarihî yaklaşım DeLillo’nun Libra adlı romanında da görülür. Çok bildik J.F. Kennedy suikastı, romanda bir de suikastçı olduğu kuvvetle ihtimal Lee Harvey Oswald’ın açısından anlatılır. DeLillo elbette gerçek olayları aydınlatmanın peşinde değil, kendince alternatif bir tarihselliğin kurmacasını yapmak peşindedir. StephenKing de suikast üzerine bir şeyler yazdı; ama onun olayı tamamen farklı. Kennedy ölmeseydi ne olurdu tadında bir şey onunkisi. Bir de ajanlıkla suçlanan Rosenberg çiftinin duruşmalarını konu alan Robert Coover’ın PublicBurning adlı romanı benzer bir çaba içerisindedir. Bunlar daha çok içerik olarak tarihi kurmaca üzerinden yeniden yazarken, yine tarihî meseleleri konu alıp kitabında satirik bir havayla 18. yüzyıl tarih yazımı formatını kullanarak bir parodi yaratır. Böylece bahsi geçen yazar arkadaşlar yeniden yazım üzerinden hem tarihi hem de tarihselciliği sorgulatır adama.

Tabii sadece tarihi konu edinen eserlerle ilişkili değil yeniden yazım. Paul Auster’da (özellikle New York Üçlemesi) Thoreau, Emerson ve Poe gibi transandantal yazarların eserlerinden, Neil Gaiman’da (Özellikle Amerikan Tanrıları) mitlerden müteşekkil yeniden yazım görülebilir. Üstkurmaca ve metinlerarasılık üzerinden başka eserlerden faydalanmak mümkün; ama bu kesinlikle başka bir metne sadece atıfta bulanarak yapılabilecek bir şey değil. Kullanılan metni farklı bir yönüyle irdelemesi ya da değişik bir noktaya temas etmesi gerekir. Örneğin, Donald Barthelme, herkesin bildiği Pamuk Prenses masalını yeniden ele alıp, hikâyeyi cücelerin, hatun kişinin ve cadının bakış açılarından aktardığı, kesikli bir anlatıyı benimsediği, içkinin ve suiistimalin bol olduğu bir “yetişkin” metnine çevirir. Günün şartları ya da siz ona konjonktür deyin, neyi gerektiriyorsa onu yapar aslında yazar. Ne sen prensessin ne de ben cüceyim. (bkz. masum değiliz hiçbirimiz).

Yadırgatıyorum Öyleyse Estetiğim
Biz postmodernizm falan dedik ama bence yeniden yazımın en etkili silahı “yadırgatma” yöntemidir. Esasen yabancılaştırma (defamiliarization) olarak telaffuz edilen, günlük dili sanatsal dilden ayırmak için kullanılan terim Rus biçimci Viktor Shklovsky tarafından ortaya atılmıştır. Yadırgatmada amaç olayı alışılmışın dışında bir gözle gösterebilmektir. Örneğin, Tolstoy’un “Holstomer” hikâyesi bir atın gözünden anlatılır ve Shklovksky’ye göre bu estetik bir yapı oluşturur. Zaten estetik kelimesinin etimolojisine baktığımızda “Duyularla algılama, duyulara hitap eden” anlamı vardır. Bunun tersi olan anestezi ise duyuların ölmesi demek. Yani, aslında duyulara hitap eden her şey estetiktir diyebiliriz. Bu yüzden, hadiseyi atın gözünden anlatma (evet bir at, l&M), olayları daha önce hiç görmediğimiz bir açıdan ele aldığından duyularımızı harekete geçirir. Çünkü artık alışılmış bir anlatının içinde değiliz. Daha basit bir deyişle, her gün içinde bulunduğumuz odamızı, sınıfımızı, ofisimizi ya da şehrimizi kanıksadığımızdan ondaki estetiği göremeyebiliriz; ancak ortam değiştirdiğimizde, kıyas edebileceğimiz bir şey bulduğumuzda ya da bir şekilde bakış açımız değiştiğinde estetiği fark edebiliriz.

Velhasıl, yeniden yazım bilinen bir hikâyeyi, anlatıyı, elementi son dokunuşlarla alışılmışın dışına çıkardığı için estetik bir anlam ve etkili bir anlatım kazanır. Örneğin Aykut Ertuğrul’un “Ay” isimli öyküsünde Yusuf kıssasını anımsatan öğelere rastladığımız için benzetme yoluna gideriz; ama hikâyenin sonunda başka bir sahneyle karşılaşırız. Yani hikâyenin “kontrast” ayarı bilindikten bilinmeyene doğru öyle bir kayar ki “ters köşe” oluruz ya da kısa süreli bir şaşırma, ne bileyim minnak bir şok etkisi yaratır.

Evet, farklı sebeplerle durmadan yeniden yazıyoruz. Unuttuğumuz için, hatırlamak için, tekrar yorumlamak, farklı anlamlar çıkarmak, zıtlıkları karşılaştırmak, hayatın dairesel döngüsünü tamamlamak için yeniden yazıyoruz; lakin adını söylemekten haz aldığım popülist bir felsefecinin (Slavoj Žižek diye yazılır, “Sılavoy Jijâk” okunur) de dediği gibi, her eylem bir tekrardır, çünkü tekrarlama eylemi asla tamama ermiyor.

Post Öykü 23
s.58-62