Yara – Donald Barthelme

Yattığı yerde tekrar doğruldu. Annesinin saçını tutabilmek için ona doğru bir hamle yaptı. Annesinin saçına doğru! Ama annesi gayet zarif bir şekilde oğlunun bu hamlesini savuşturdu. Aşçı elindeki fırında kızarmış biftekle çıkageldi. Matadorun annesi, bifteğin yanında gümüş bir kabın içinde sunulmuş sosun tadına baktı. Yüzünü ekşitti. Matador, kızarmış bifteği yok sayarak gümüş kabı annesinin elinden aldı ve kaptan bir yudum aldı. Bir yandan da karısıyla kurduğu göz kontağını sürdürüyordu. Matadorun karısı elindeki kamerayı matadorun annesine verdi ve matadorun elindeki gümüş kaba uzandı. “Bu gümüş kap saçmalığı da ne böyle?” diye sordu yatağın yanı başında oturan ünlü boğa güreşi meraklısı. Matador, boğa güreşi meraklısına kızarmış biftekten kılıçla kestiği bir dilim eti uzattı. O kılıçlardan yatağının üzerinde belki bir düzine kadar vardı. “Şu ellerinde kılıçları olan arkadaşlar, kendilerini çok bir şey zannediyorlar.” dedi embesillerden biri ötekine, sessizce. İkinci embesil de şöyle dedi; “Biz olsak biz de bir şey zannederdik. Ama yapamıyoruz. Bir şey bize engel oluyor.”

Matador rahatsız olmuş bir şekilde embesillerin olduğu tarafa baktı. Karısı 8 mm’lik kamerayı matadorun annesinden aldı ve dışarıdaki bir şeyi pencereden filme almaya başladı. Matador bir boğa tarafından ayağından yaralanmıştı. Bir de üstüne üstlük dört bir tarafı embesillerle, idiotalarla ve bobolarla çevrilmişti. Yatağında huzursuzca kıpırdandı. Kılıçlardan birkaçı yere düştü. Bir telgraf mesajı ulaştı. Matadorun karısı kamerayı bir kenara koyarak üzerindeki hırkayı çıkardı. Matadorun annesi öfkeyle embesillere doğru baktı. Ünlü boğa güreşi meraklısı telgrafta yazanları yüksek sesle okumaya başladı. Telgrafta yazdığına göre boğa tarafından ayağından yaralandığı için matador, bir palyaçoya ve hamamböceğine benzetilmişti. Böyle bir hata yaparak hem oldukça kötü bir temsilcisi olduğu bu asil sanata hakaret etmiş hem de telgrafı yollayan kişinin pazar gününün tüm ikindisini berbat etmiş olmuştu. Hatta telgrafı yollayan kişi matadora Our Lady of the Several Sorrows Kilisesi’nde beddua etmek üzere çoktan yola koyulmuştu bile. Telgraf, matadorun kariyerinin bir an önce bitmesini dileyen içten bir dilekle son buluyordu. Matadorun kafası hemen yanında duran bobolardan birinin kucağına düşüverdi. Matadorun annesi televizyonu açtı. O anda televizyonda önce normal çekimde sonra da yavaş çekimde matadorun ayağının boğa tarafından yaralanma anı gösteriliyordu. Matadorun başı hâlâ bobonun kucağında duru- yordu. “Ayağım!” diye bağırdı. Biri televizyonu kapattı. Matadorun karısının kokusu boğa güreşi meraklısının burnuna çalındı, boğa güreşi meraklısı aynı zamanda bir koku meraklısıydı. Embesiller ve idiotalar başlarını kaldırıp kokuyu almaya çekiniyorlardı. Bu yüzden başlarını kaldırmadılar. İdiotalardan biri diğerine şöyle dedi: “Şu kızarmış biftekten biraz yemeyi çok isterdim.” “Bize ikram etmediler bile,” diye cevap verdi yanındaki; “çünkü biz çok değersiziz.” “Ama kimse yemiyor ki,” dedi ilki. “Orada öylece tabakta duruyor.” Gözlerini kızarmış biftek tabağından ayırmadılar.

Matadorun annesi karısının bıraktığı kamerayı aldı ve zum yaparak matadorun ayağını kameraya almaya başladı. Kafası hâlâ bobonun kucağında olan matador, yatağının yanı başındaki çekmeceye uzanarak içinden bir kutu çıkardı, birinci kalite Küba purosu. Bobolardan ikisi ve embesillerden biri puroyu yakmak için öne atıldılar ama hepsi birbirine tosladı. “Lizol,” dedi matadorun annesi birden, “Lizol sürmeyi unuttum.” Kamerayı bir kenara koyup lizol şişesini aramaya başladı. Ama aşçı şişeyi alıp götürmüştü. Matadorun annesi şişeyi aramak için odadan ayrıldı. Matador kafasını kaldırdı ve annesinin odadan çıkışını izledi. Acısı artacak mıydı?

Annesi, elindeki lizol şişesiyle odaya geri geldi. Matador, bandajlı ayağını bir yastığın altına gizleyip iki eliyle de yastığın üzerine bastırdı. Annesi lizol şişesinin kapağını açtı. Valensiya Piskoposu yardımcılarıyla birlikte çıkageldi. Piskopos ağır bir adamdı. Kafası daima sola meyilli dururdu. Bu uzun yıllar yürüttüğü günah çıkarma seanslarından kalma bir alışkanlıktı. Matadorun karısı telaşla hırkasını geri giydi. Embesiller ve idiotalar duvarların diplerine çekildiler. Piskopos elini uzattı. Matador Piskopos’un yüzüğünü öptü. Ünlü boğa güreşi meraklısı da aynısını yaptı. Piskopos matadorun yarasını incelemek istediğini söyledi. Matador ayağını yastığın altından çıkardı. Matadorun annesi bandajları açtı. Matadorun ayağı şişmiş ve neredeyse ayağının iki katı büyüklüğüne gelmişti. Yara ayağının tam ortasındaydı, iltihaplı bir et yığınıyla çevrelenmişti. Piskopos kafasını salladı, gözlerini kapadı, kafasını kaldırdı ve kısa bir dua okudu. Sonra gözlerini açarak bir sandalye bulmak için çevresine bakındı. İdiotalardan biri bir sandalye ile öne atıldı. Piskopos sandalyeyi alarak yatağın yanı başına oturdu. Matador Piskopos’a biraz soğumuş biftek ikram etti. Piskopos kendi psikolojisi hakkında konuşmaya başladı: “Ben artık başka bir adamım,” dedi. “Daha ümitsiz, daha durgun, daha korkak. Kutsal Ruh adına, geceleri yatağımın altında ne gördüğümü söylesem asla inanmazsın.” Piskopos bir kahkaha attı. Matador da ona katıldı. Matadorun karısı bir yandan Piskopos’u kameraya alıyordu. “Elimde içkim varken daha mutluydum,” dedi Piskopos daha kuvvetli bir kahkaha atarak. Piskopos’un attığı kahkahâlâr üzerinde oturduğu sandalyeyi iyiden iyiye zorlamaya başlamıştı. Bobolardan biri diğerine şöyle dedi; “Zengin sınıfın parası bir psikoloğa ve içki almaya yetiyor. Ama bizim payımıza düşen ancak vaazlar ve yavan bir su. Bu resmen haksızlık. Bu duruma itiraz ediyorum sessizce.” “Çünkü bizler iyi değiliz,” dedi diğer bobo. “Çünkü bizler birer hiçiz.”

Matador bir şişe Chivas Regal açtı. Piskopos’a bir bardak ikram ettikten sonra -Piskopos seve seve kabul etti- kendine de bir bardak doldurdu. Matadorun annesi Chivas Regal şişesine doğru yavaş yavaş sokulmaya başladı. Matadorun karısı annesinin gizlice yapmaya çalıştığı bu girişimi kameraya alıyordu. Matador ve Piskopos içkilerden ve psikanalizden bahsediyordu. Matadorun annesi, eliyle şişenin boynundan yakaladı. Matador annesinin saçını tutabilmek için aniden bir hamle yaptı. Annesinin saçını! Matador ıskaladı ve annesi elindeki şişeyle odanın bir köşesine kaçıverdi. Matador hâlâ yatağının üzerinde duran yarım düzine kılıçtan bir tanesini eline aldı –öldürücü bir meç. Çingenelerin Kraliçesi çıkageldi.

Kraliçe matadora doğru bir hamle yaptı, yürürken elbisesinden yerlere tutam tutam kurumuş çimen dökülüyordu. “Yaranı aç!” diye haykırdı. “Yara, yara, yara!” Matador irkilmişti. Piskopos ciddi bir şekilde yerinde oturuyordu. Yardımcıları ise heyecanlanmışlardı ve aralarında fısıldaşıyorlardı. Matadorun annesi Chivas Regal şişesini kafasına dikerek bir yudum aldı. Ünlü boğa güreşi meraklısı eliyle kendine haç işareti yaptı. Matadorun karısı yarı kısık gözleriyle olan biteni izliyordu. Matador hızlıca yatağının yanındaki çekmeceye uzandı ve puro kutusunu çıkardı. Puro kutusunun içinden uzun zaman önce büyük bir heyecanla ve ustalıkla öldürdüğü boğanın kulaklarını ve kuyruğunu çıkardı. Çıkardıklarını yatak örtüsünün üzerine saçarak Kraliçe’ye sundu. Kulaklar kanlı keselere, kuyruk da kutsal emanetler sandığından çalınmış gibi duran uzun zaman önce ölmüş bir azize ait bir tutam saça benziyordu. “Hayır!” dedi Kraliçe ve matadorun ayağını tutarak bandajları açmaya başladı. Matador Kraliçe’nin bunu yapmasını istemese de ona karşı koymadı. Kraliçe belinden keskin bir bıçak çıkardı. Matadorun karısı bir keman alarak Valdez’den bir hava çalmaya başladı. Kraliçe kızarmış biftekten büyükçe bir parça kopararak ağzına tıkıştırdı. Ağzındaki büyük lokmayı çiğnerken bir yandan da eğilmiş, yarayı inceliyordu. Herkes olduğu yerde pusmuştu; matador, annesi, karısı, Piskopos, boğa güreşi meraklısı, embesiller, idiotalar, bobolar. Herkesi etkisi altına almıştı. Kraliçe şöyle dedi; “Ben bu yarayı istiyorum. Bu yarayı. O benim. Gelin buraya, onu kaldırın.” Odadaki herkes matadordan bir parça kopararak kafasının üzerine doğru kaldırdı (matador çığlık atıyordu). Kapının önü birden kara dev cüsseli bir boğayla kapanıverdi. Sonra boğa çalmaya başladı, tıpkı bir telefon gibi.

Çeviri: Merve Yalçın
Post Öykü 1