Yitik Kelimeler Ülkesi – Kübra Tolak

Y

Kundaktaki bebelere, bebelerin kundaklandığı bezlere, bebekleri kundaklayan anaların kundaktaki hallerine anlatılmış bir esâtiri nakledeceğim sizlere. Ben bu esâtiri gil-şâhımdan yani Âdem babamdan dinledim ilkin. Ne varsa dünyada kelimeyle anlatılan, evvel ondan dinledim ve hiç eskitmedim. Âdettendir başlayalım esâtire evvel besmelesiyle: Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, dünyanın hiç bilmediğimiz bir yerinde göğün yedi katına kurulmuş yedi şehirli bir ülke varmış. Her şehir bir kale içinde kuruluymuş. Yedi şehrin ortasından geçen bir nehir ile birer de köprü bulunurmuş üzerlerinde. Gün doğarken köprünün bir ucundan yola çıkan yolcu köprünün öte ucuna vardığında ay doğar, yıldızlar göğe salıncak kurarmış. Bu şehirlerde kimler kimler yaşamazmış ki… Âşıklar, garipler, meczuplar, şairler, gafiller, ecinniler… Âşıklar deyu, garipler hasret deyu, meczuplar canan deyu ve şairler kelâm deyu zikreylerken gafiller ile ecinniler hep bir ağızdan üç hırıltılı nefesle kon-co-loz deyu kendilerine pir belledikleri nam-ı diğer Karakoncolos’u böylece takdis ederlermiş.

Yedi şehrin yedisine de güneş henüz doğarken, Gülşen-i Şuara toplanır, şairlerin her biri de dünya üzerinde söylenmiş yahut henüz söylenmemiş güzel sözleri bir ağızdan okurlar ve tüm şehir ahalisine böylece yeni doğan günü müjdeler imişler. Bildirildiğine göre her meclis, evvela şu hüsn-i kelâmın okunmasıyla başlarmış:

Güzel söz, kökü sabit, dalları gökte olan güzel bir ağaç gibidir.[i]

Şairler orada toplanadursun aynı vakitlerde kumrular, keklikler, bülbüller, üveyikler ve sülünler âb-ı mürgân kenarında birbirlerine selama dururmuş. İçlerinden Hüthüt isimli bir bilge kuş, onlara atalarının Simurg ile olan hikayesini anlatır, nasihatte bulunurmuş. Güne böylece başlayan kuşlar, göğe süzülüp yeryüzünde nasipleri olan rızıklarına doğru kanat çırparlarmış.

Herkes nasibine düşen rızkı bulduk da gün dökülürmüş üzerlerine karanlıkla. Herkesin çorbaya kaşık daldırdığı bu vakitlerde aşıklar, garipler, şairler ve meczuplar sıra sıra siniler etrafına dizilir, bir somun ekmeği süte katık ederlermiş. Ancak ekmek öyle bir ekmekmiş ki böldükçe çoğalır, çoğaldıkça kâfi gelirmiş bin atlı doyurmaya. Gafiller ile ecinniler ise her akşam mükellef bir sofra donatırlarmış kendilerine. Önlerinde yaratılmış her nimetten olurmuş olmasına amma aşıkların, meczupların bir olup yedikleri sofrayı gördükçe içlerine doğru kusarlarmış hınçlarından yedikleri nimetleri de. Bir somun ekmeğin bölünüp bölünüp bitmemesine, bir kâse sütün bir yudum azalmayışına akıl sır erdiremezlermiş bir türlü. Bazen görünmez bir rüzgar olup sinilerini dağıtır, bazen de süt dolu kaselere pislerlermiş harislikten. Aşıklar Hayy deyu, garipler Sabr deyu, meczuplar Leylâ deyu zikre başladılar mı hevesleri yine kursaklarında kalırmış. Kendi karanlıklarına bir de gecenin karası düştükçe sahibi olmak istedikleri yedi şehir ülkesinin rüyasına dalarlarmış. Gafiller ile bu ecinniler yedi şehir ülkesinin hakimiyetini ellerine alıp, diğerlerine zulmetmek hırsıyla yanıp tutuşmaktalarken gecelerden en karanlık bir gecede, geceden de karanlık bir müfrit olan Karakoncolos kendisine tâbi gafilleri ve ecinnileri toplamış çevresine.

Müritleri diz çöküp:

Şeyhimiz, pirimiz, üstadımız, bin yaşa! deyu selamlayınca Karakoncolos, kibrine kibir ekleyerek müridânına:
Ben yedi şehrin, yedi kalenin, yedi köprünün şâhıyım.
Yedi şehrin, yedi kalenin, yedi köprünün şâhı efendimiz.
Ben efendisi, yedi şehrin, yedi kalenin, yedi köprünün ve nefs-i emmarenin.
Yedi, yedi, yedi. Şâhımız efendimiz.
Yarın onlar uykularına gömülüyken, yedi şehrin yedi kalesini sizler tüfenklerinizle kuşatın. Yedi şehrin, yedi köprüsüne yedi başlı yedi kanatlı ejderhayı kondurup, bırakmayacağız taş taş üstüne.

Müritler, bekledikleri günün gelip çatmasının sevinciyle:

Kara-kon-co-los, Kara-kon-co-los!

Ve işte böylece herkes kendi mezhebince devam ederken zikrine, gün aymış. Yedi şehir ahalisi de işe güce dalmış. Çocuklar analarının sütünü emdikçe, analar edecekleri işlerin yüküyle döşekte durup düşündükçe, kuşlar derslerini alıp uçtukça göğün yüzüne ve babalar alınlarında biriken teri silip ‘‘Ya Allah’’ deyu koyulduk da işlerine, gün yorgunlamış, zaman akmış, göğün yüzü karaya çalmış. Bu sırada Karakoncolos’un müritleri, çirkin sesleriyle şehirlerin etrafında hırlayıp durmuşlar. Biri diğerine ‘‘Vakit geldi mi?’’ diye sorduk da ‘‘Vakti neydi ki?’’ demiş bir grup ecinni. Sonra hepsi birbirine kulaktan kulağa: ‘‘Vakti neydi ki?’’ deyu sorduk da çıldırır gibi olmuşlar korkularından. Ecinniler gafilleri çağırıp bir daha ‘‘Vakti neydi ki?’’ deyu sorduk da, gafiller de şaşıp kalmışlar. İçlerinden birkaçı gidip Karakoncolos’a soralım dese de buna cesaret edemeyip güneşin batmasıyla yerlerini almaya karar vermişler.

Bebeler daha yeni konmuşken babalarının kucaklarına bir gürültü kopmuş yedi şehrin kalelerinden. Kim tüfengi neden ursun diye düşünürken ahali, yeniden ve yeniden tüfenk sesleri ile sarılmış kulakların çeperleri. Babaların babaları, anaların anaları bakmışlar ki sokaklarda gariplerin ölü bedenleri! Bunun üzerine tutup evlatlarının titreyen yüreklerini yaş akıtmışlar ta ciğerkuşelerinden. Bu esnada bir şair çıkıp meydana, garibin cansız vücudunu sırtlanmış. Kalbine ilham olan bir şiirle seslenmiş masumlara tüfenk doğrultan o zalimlere:

Be-merdî ki mülk-i serâser zemîn
Niyerzed ki hûnî çeked ber zemîn[ii]

Vazgeçmeye niyetleri olmayan meyyuslar şairi de bu esnada vurmuşlar. Gözleri daha önce böylesi bir caniliği görmeyenler, kucaklayıp evlatlarını çıkmışlar hanelerinden. Böylece kimi kalelere, kimi köprülere doğru yürüyerek uçurmuşlar göğüslerindeki can kuşunu. Ecinniler zafer kahkahaları kusmuşlar vurdukca bir masumun boynunu. Saatler bir köşede durmuş geçemiyorken bir dakika, ne ileri ne geri, yedi başlı ejderha ile girmiş yedi şehrin ortasına Karakoncolos iblisi. Vakit gece yarısını bulmadan savaşın başladığını görünce şaşırıp kalmışsa da ilkin, sonra en sevdiği kelimelerle emretmiş müritlerine:

-Acımayın, vurun!

Yedi başlı ejderha her başını bir köprüye koymuş ve köprülere yaklaşan ahaliye cehennem püskürtmeye başlamış. Gözün gözü görmediği bir gecede, kendi canı için değilse de yiten canlar için yürüyenlere can olsun deyu, berekât-ı kelâm-ullah ile hep bir ağızdan seslenmiş şairler kalplerine bildirilen şu şiiri:

Ey bir emre hazırlanan simsiyah gecede
Karanlığı emip emip de gebe kalan
Ey her depremden sonra biraz daha doğrulan
Herkesin
Veba girmiş bir şehrin hem halkı
Hem seyircisi olduğu bir günde
Ey düştüğü yerden kalkmaya hazırlanan ülke.

Göğüslerinde biriken güllerle yürüyorken yedi şehir halkı köprülerine, hanelerinde iki elini başlarının arasına sıkıştırıp korkuyla bekleyenleri görünce bir başka şiiri fısıldamış Hüthüt, dili döndüğünce:

Farzet körsün, olabilir,
Elele tut,
Taş al ve at,
Kâfiri bulur.

Bu sözle kulaklarından kalplerine yol açılanlar da ellerine geçirdikleri taşları fırlatmışlar zalimlerin üstüne. Bakmışlar ki onlar bir taş atıyor, taş düşmana isabet etmeden çoğalıyor. Hiç görmemişler böylesini ömürlerinde. Biraz sonra taş yığınları arasında sıkışıp kalmış yüzlerce düşman. Bu sırada yedi bölük şair yedi şehir içinde kalplerine ilham olan cümleyi söyleyerek yürümüşler aldırmadan Karakoncolos’un cinlerine:

Biz bir Hızır’ız ama belki bin Hızır gibi.

Yedi şehrin ulu tepesindeki ininden bu sözü işiten Karakoncolos ise telaşa kapılarak, sol omzunun köşesinde duran iblisine bir şeyler fısıldamış. Hemen sonra, hiç bilinmedik bir gürültü ile titremiş yedi şehir ülkesi. Anlatılanlara göre Karakoncolos’un hizmetkârı olan bu iblisin düştüğü küfrün azametine dayanamayan cehennem nârı çıkarıp atmış onu sinesinden. Lakin ona sürekli bir azap olsun deyu da zaten mühürlü olan kalbine ilaveten bir de ağzını mühürlemiş. İblis ne zaman konuşmaya kalksa, yaşayan hiçbir canlının tahammül edemeyeceği kadar çirkin bir gürültü kaplayacakmış arzı. İblisin yazgısından haberdar olan Karakoncolos ise onu yanında tutmuş yüzyıllar boyu. Yedi şehrin yedi kalenin ve yedi köprünün hükümdarı olmaya baş koymuş meyyus, bu himayesine karşılık iblisten, lanetine rağmen konuşmasını istemiş. Olacaklardan korksa da sonunun öyle ya da böyle bir felaket olduğunu bilen İblis’in ağzını açıp olanca gücüyle bağırmasıyla yedi parçaya bölünmesi bir olmuş. Böylece iblisin lanetinden de umduğunu bulamamış Karakoncolos ve müridânı.

Gecenin ortasına geldik de birer birer temizlenen kalelere yediverenler dikmeye başlamış meczuplar. Kazarken avuçlarıyla toprağı, şüheda kanından bir kuyu bulduk kutlu olsun deyu ağlayarak dikmişler her bir yedivereni. Yedi başlı yedi kanatlı ejderha üstüne yürüyenlerin kalplerinde ise aynı mülhem şiir:

Cehennem olsa gelen, göğsümüzde söndürürüz;
Bu yol ki Hak yoludur, dönme bilmeyiz, yürürüz!

Ejderhanın aleviyle kaç yiğit yârsız, kaç ana evlatsız kaldı kimsenin söylemeye gücü yokmuş. Kuşlar bitap düşmüş gece boyu ölüleri uçurmaktan. Hüthüt görünce onların bu hallerini, Doğu’ya doğru çevirin demiş yüzlerinizi. Hüthüt, Doğu’dan gelen haberi müjdeleyince yeniden doğrulmuş boynu sülünlerin. Gelen kutlu misafir için mürgân okumuş şu hoşgeldini:

Gülle başla şiire atalara uyarak
Ey şair kelimeler ülkesine gir gülle

Hızır’ın gelişi ve dikilmiş yediverenleri tutup bir alev topu edişiyle gece yaklaşıvermiş gündüze. Döktüğü şüheda kanıyla vurulan ejderhanın kanatları ve başları yanıp yok olmuş, yaktığı ama yanmanın ne demek olduğunu bilmediği bir ateşle. Öyle bir ateş ki dumanı yok gökte. Yandıkça ejderha yediveren ateşiyle gül kokmuş yedi şehir yerden göğe.

Hızır’ın gelişiyle, her şeyin bittiğini anlayan Karakoncolos, ordusuna gideceğinin haberini yollamış postacı güvercinlerin en talihsiziyle. Son kez bakınca ülkenin ulu tepesinden, bir yenilgi görmüş yedi şehrin zaferiyle büyüyen. Bir dağı bile kolayca yıkacak ordusu zelil olmuşken, kendisi için düşlediği zaferi kelimelerle kazanmış yedi şehir ülkesinden kaçmış iğne ucunca bir delikten.

Âdem babamdan dinlediğimde bu esâtiri ilkin, haydi sen söyle demişti esâtirin ahir besmelesini. Bense acemice şunları söylemiştim:

Gökten üç kelime düştü sonra. Biri şüheda için, biri bu esâtiri dinleyenler ve biri de cennet ehli çocuklar için.

[i] Kur’an-ı Kerim İbrahim Suresi/24. Ayet
[ii] Bütün dünya mülkü, bir damla kanın yere dökülmesine değmez (Sa’di)