Zeplin İçin Birkaç Söz – Arda Arel

Z

Robin Williams’ın ölüm haberini okuduğumda Zeplin’i yeni bitirmiştim. Aklıma eski bir Robin Williams filmi geldi: Jumanji. Ben Jumanji’yle tanıştı- ğımda Pandoranın Kutusu’nun varlığından haberim yoktu. Çocuktum, Jumanji benim için bütün çılgınlıkları içinde barındıran bir kutuydu. İşte lafı döndürüp dolaştırıp nihayetinde Zeplin’e getirdim. Zeplin bir Jumanji, siz Pandora’nın Kutusu da diyebilirsiniz; çılgınlıklar, tuhaflıklar, tatlı gülümsemeler arasından çıkmış fantastik bir öykü kitabı. Her öykü yeni bir macera, her sayfada Karin Tidbeck’in fantazyasında biraz daha ilerliyorsunuz. Fazlasıyla kuzeyli ama hiç soğuk değil. Zeplin, İsveç’in dağlarından, Norveç’in fiyortlarından, köylerden, kasabalardan, böğürtlenlerden, yaban otlarından, yöresel yemeklerden, bö- ceklerden, mitlerden geliyor ve buram buram kuzey kokuyor.

Kitap genel anlamda tekinsiz öykülerden kurulu. Çoğu öyküde, daha ilk paragrafı okurken kendinizi Karin Tidbeck’in dünyasında buluyorsunuz. Ve merak etmeye başlıyorsunuz; bu öykü nereye gidiyor? Çok geçmeden Karin Tidbeck solumaya alıştığınız atmosferi anında bozuyor, dağıtıyor, tabiri caizse gözünün yaşına bakmıyor. Ve sonra sizi tekrar yeni bir atmosfere alıştırıyor. Bilimkurguyla fantastik edebiyat arasında gidip gelen Karin, yer yer de kara mizahı keskin zekasıyla kullanıyor.

Tam bu noktada Ursula K. Le Guin övmüş lan, diyorum:
“Daha önce Zeplin gibi bir şey okumadım. Belirgin bir şekilde Kuzeyli oluşunu saymazsak Karin Tidbeck’in hayal gücü hiçbir sınıfa girmiyor, usul usul, zekice, anlatılamayacak kadar tuhaf… Ve çeşitli. Ve tedirgin edici. Ve eğlenceli. Ve gizemli biçimde dokunaklı. Bunlar şahane hikayeler.”

Öyküler, tedirgin havasının yanı sıra sade, kesinlikle karmaşık değil. Anlamadığın bir şey zaten anlaşılmayacak bir şeydir, deyip geçebiliyorsun.

Yazar ana diline fazla sadık, dipnot okumayı sevmeyenler için bu durum belki biraz can sıkıcı olabilir.

“Ninem, bunun nedeni dağın vittra’ya ait olması dedi.”

Vittra İsveççe dağ perisi anlamına gelen vitter’in çoğulu. Aylak Kitap’ın çevirisi oldukça başarılı. Kitabın bir de kayda değer, melankolik bir yanı var. Her öykü kendine has farklı bir duygusallık içeriyor. Kimi zaman baba-kız ilişkisi, belki bir makineye duyulan aşk, çocuk sevgisi, gerçekleşmeyen ha- yaller, depresyon, ya da ölüm. Ancak Karin öykülerinde duyguyu kesinlikle es geçmiyor.

“Baba, onun adı Beatrice değil.”
“Öyle mi,” dedi Franz, parmak eklemlerinden yağ damlıyordu.
“Ona hep Beatrice diye seslendiğini söylüyor. Benim adım bu değil, diyor.”

Veya

“Beni neden yaptın?” dedin. “Seni sevebileyim diye,” dedim.
Gibi gibi…

Konservede yapılan canavarlardan ve ufak romantizmlerden zarar gelmez. İskandinavya’nın puslu havası yazarı etkilemiş olmalı. Zaten kendisi de bu durumu inkar etmiyor. Ancak Karin Tidbeck’in dediğine göre bu tuhaf ama aynı zamanda keyifli öyküleri toparlaması on yılı almış. Editörlere, eşe, dosta danışılarak derlenen on yıllık bir dosya. Ama iş okumaya gelince ne yazık ki hemen bitiyor. Zeplin, bir yabanarısı gibi gözlerimizin önünde uçup gidiyor.

 

Post Öykü 1